PEKİ BEN NE GÖRDÜM?

ESKİ LİKÖR FABRİKASI – YENİ PİLEVNELİ MECİDİYEKÖY

Mecidiyeköy denince aklınıza korna sesleri, insan seli, bağırışlar; alttan, üstten, sağdan ve soldan geçen yollar geliyor ve kısa süreli bir panik atak geçiriyorsanız yalnız değilsiniz. Ancak Aralık itibariyle şehrin göbeğindeki bu hareketli semtte hem biraz huzur bulmak hem de zihninizi açacak sanat pratikleriyle karşılaşmak mümkün.

loxodonta.img
Loxodonta, Daniel Firman

Son birkaç senedir Dolapdere ve civarındaki kentsel dönüşüm ve hummalı çalışmaların farkındaydık ama Pilevneli’nin Eski Likör Fabrikası çıkarmasını öngören var mıydı bilinmez. Bu güzel sürpriz ile bambaşka şekilde canlanan Mecidiyeköy’de kısa bir sanat turu yapmak isteyenler için işte Pilevneli’de karşılaşacaklarının benim gözümden bir değerlendirmesi.

img_3467
Fractal Cloud, Arik Levy

İster yürüyerek ister araçla buraya ulaşın, Pilevneli’ye adım atmadan önce şehrin göbeğindeki bahçeden geçmek tüm havanızı değiştiriyor. Kapıdan girer girmez Arik Levy’nin Fractal Cloud isimli LED ışıklardan ve üstünde açıkta duran kablolardan oluşan işi sizi karşılıyor. Fractal Cloud gerçekten de şimşekler saçmaya hazır bir bulutu andırıyor. Farklı materyalleri zaman içinde pratiğine dahil eden Levy multidisipliner sanatçılardan. Sanat ve endüstriyel tasarım ekseninde gerçekleştirdiği çalışmalar arasında dev heykelleri ve enstalasyonları Levy’nin dünya çapında tanınmasına sebep olmuş. Galerinin çıplak beton duvarları arasında, yüksek tavandan sarkan bu eserin altından geçerek Refik Anadol’un üç video yerleştirmesinin olduğu koridora geçiyorsunuz. Özellikle ışıklandırılmayan koridorun loş atmosferine kontrast yaratan Anadol’un Bosphorus / Boğaziçi eserleri, sanatçının Pilevneli Dolapdere’deki Eriyen Hatıralar sergisinde gördüğümüz işlerini andırıyor. Ancak bireyin hatırlama süreci, yapay zeka, insan zihni ve hatıralar gibi konuların yerine Anadol burada Boğaz’ın sularından ilham alıyor. İşitsel/görsel medya, tasarım ve veri görselleştirme alanında üretim yapan sanatçının sergilenen işleri buradaki –kendi deyimiyle- data heykelleri ile sınırlı değil. Mekanın belki de en geniş alanlarından birini kaplayan işi, izleyicisini galeriden alıp Boğaz’ın kıyısında dalgaları izlemeye götürüyor.

img_3465
(Soldan sağa) Kiraz AğacıTimoBrian, Hans Op de Beeck

Hans Op de Beeck’in gri yüzeyli ahşap bir platform üzerine yerleştirilen üç eserinin bulunduğu alana geçmeden önce, etrafı siyah perdelerle kapatılmış bir alanın farkına varıyorsunuz. Bu alana girdiğinizde Mısır asıllı yönetmen Youssef Nabil’in I Saved My Belly Dancer isimli kısa filmini görüyorsunuz. 12 dakikalık videoda Nabil’in kumlar üzerinde uykuya dalan ana karakterini canlandıran Tahar Rahim, onu uykusundan uyandıran güzel dansözü canlandıran Salma Hayek’i adeta bir Western’de görmeye alışkın olduğumuz kovboy edasıyla “kurtarıyor” ve ikili beyaz bir atın sırtında günbatımına ilerliyor. Bu süreçte karşılaşılan imgeler ve filmin adı aslında çok açık bir mesaj veriyor. Mısır sinemasının altın çağı, bu çağın sık kullanılan imgelerinden dansöz figürü, bir dizi asker ve soylu kadın ile adamlar uykudaki Rahim’in karşısında beliriyor.  Ardından kansız bir katliam sahnesi gibi kumun üzerine saçılan bedenler kayboluyor ve diğer dansözler arasından “onun  dansözünün” büyüleyici dansını izliyoruz. Sergideki diğer işler gibi görsel olarak kendine has ve güçlü bir çalışma I Saved My Belly Dancer.

img_3422
Kiraz Ağacı ve Brian, Hans Op de Beeck

Perdeli alanı geride bırakıp Beeck’in işlerinin olduğu alana ulaştığınızda, sanatçının alışkın olduğumuz gri kullanımının hakim olduğu son derece gerçekçi heykelleri ile karşılaşıyoruz. Bütün griliğin içinde pembe çiçekleri ile dikkat çeken ve daha önce Frankfurter Kunstverein’de The Garden Room yerleştirmesinde gördüğümüz bir Kiraz Ağacı, su damlasını andıran bilyeleri ile oynayan Timo ve elindeki şeffaf küresiyle Brian sanki bütün galeriyi oluşturan mekânın bir parçası gibi duruyorlar. Hans Op de Beeck’in işlerinde genellikle izleyeni uzun süre kendine bakmaya ve düşünmeye davet eden bir özellik bulunuyor. Grinin bütün sakinliği içinde, pembe çiçekler ve şeffaf küreler adeta yaratılan atmosfere hayat katıyor.

img_3424
İmkansızı Yakalamak (Andrea), Daniel Firman

Merdivenlerin bulunduğu açık alana daha varmadan, tavandan sarkan bir çarşafa hortumuyla tutunan Daniel Firman’ın fili Loxodonta göze çarpıyor. Firman, burada sergilenenin dışında fillerle olan serisine 2006 yılında başlamış, ancak yerçekimi ve hareket üzerine incelemeleri çok daha öncesine dayanıyor. Elephant serisi ya da trilojisindeki işler filin bedeninden çok alan ve etkiye odaklanıyor. Bu trilojideki taksidermi yani korunmuş gerçek fil bedenleri yer çekimi algısına meydan okurken, polyester resin malzemeden üretilen Loxodonta ağırlık hissi ve yer çekiminin etkisini fazlasıyla veriyor. Merdivenlerden aşağıya devam edecek olursanız, Firman’ın parçalı heykellerini görüyorsunuz. Hareket ve beden üzerindeki hakimiyetini bu işlerde de inceleyebiliyoruz. İmkansızı Yakalamak serisinden Sonia, Pierre ve Andrea, yapılan hareket sırasında kendi bedeninden çoğalıp adeta kendiyle dans eden figürler oluşturuyor. Etrafında bir tur atınca hareketin bir parçası olduğunuzu hissettiren bu heykelleri aşıp Şener Özmen’in videolarının olduğu alana ilerleyebilirsiniz. Burada, Loading Bağımsız Sanat Mekanı’nın kurucu üyelerinden, sanatçı, şair ve yazar Özmen’in Fotoğraf, Çok, çok şirin, Distance / Mesafe, Canlı bir güvercine barış nasıl anlatılır?, Bereketli Hilal, Çıkış videoları bulunuyor. Geçmişin izlerinden, kültürel kimlik ve aidiyetin yanı sıra kişisel tarihinden beslenerek evrensel olana ulaşmayı başaran Özmen’in işlerinin hepsinde ister istemez politik bir tavır bulabiliyorsunuz. Yine de sergideki diğer işler gibi Özmen’in videolarında da sanatçıya has bir muzip tavır sezmek olası. Özellikle Fotoğraf çalışması kişisel tarihini samimi ele alış tarzı bakımından çok etkileyici.

img_3472
ME+CO serisinden Andy Warhol’un “The Factory” diye anılan stüdyosunda Doldurulmuş Köpeği + Ben, Sergio Leone + Ben, Helena Christensen, Bono ve BEN, Jean Pigozzi

Özmen’in videolarının bulunduğu duvarın ardında, Jean Pigozzi’nin ME+CO serisinden kendisi ve dostlarının fotoğraflarından oluşan bir seçki yer alıyor. Burada birbirinden ünlü isimleri ve popüler kültür ikonlarını görebiliyorsunuz. Siyah beyaz fotoğraf karelerinin arasında Andy Warhol’dan, Ai Weiwei’e, Lady Gaga’dan, Clint Eastwood’a birçok isim bulunuyor.

img_3471
Çarpışma (Xavier), Daniel Firman

Katın devamında yine Daniel Firman’ın Unplugged serisinden işler göze çarpıyor. Kimisi bir bedenin üzerine neredeyse bir mıknatıs etkisiyle çekilip iç içe girmiş objelerin oluşturduğu, kimisi de bedenden bağımsız ya da bir kaide üzerine oturtulmuş çalışmaların içinde ne olduğunu bulmaca çözer gibi çözmeye çalışıyorsunuz. Gündelik objeleri, araba parçaları ya da çamaşır tellerini heykellerin içinde ayırt edebiliyorsunuz.

img_3469
Önde CraterAir 80, arkada sırayla DikenliTel-TeşekkürDikenliTel-NazikçeSevBeniDikenliTel-Evet, Arik Levy

Zemin katın diğer ucunda ise Arik Levy’nin 3 video çalışması ile ziyaretçileri karşılayan bölüm bulunuyor. Burada yer çekimine meydan okuyan şelale videosu No Fall, Maytap / Sparkler ve Sarılma / Hug duvarlara yansıtılıyor. Bölümün devamında Yansımalar / HumanReflection serisinden cam, metal gibi materyallerden yapılan heykel ve ahşap üzerine dikenli telden yapılma işleri görüyoruz. Aşk, kalp, evet, teşekkürler gibi kelimelerin yanı sıra sembollerin de kullanıldığı dikenli tel çalışmaları pozitif duyguların atfedildiği kavramlar ile çelişkili bir ilişki kuruyor.

img_3437
Önde RockStone 50 Prisma, arkada sırayla DikenliTel-AşkFaceFormation 110DikenliTel-Taç, Arik Levy

Refik Anadol’un Eski Likör Fabrikası’ndaki işinin en büyük gösterimi, Arik Levy’nin Yansımalar / HumanReflection  serisinin ilerisindeki geniş alanda izleyiciyle buluşuyor. Ses ve görüntünün doldurduğu alanda izleyici adeta Boğaz’ın suları tarafından yutuluyor. Buradaki çalışmanın temelini oluşturan veriler Marmara Denizi’nden 30 gün boyunca radar aracılığıyla elde edilmiş. Odayı kaplayan ses ise Kerim Karaoğlu tarafından yaratılan bir müzik.

img_3470
Boğaziçi, Refik Anadol + Kerim Karaoğlu

Geri dönüp üzerinde Daniel Firman’ın Loxodonta’sının asılı olduğu merdivenlerden çıkıyoruz. Eski fabrikanın kalan son bölümüne doğru ilerleyince Erdoğan Zümrütoğlu’nun elinden çıkma Hiçbiryer / Nowhere serisinden 6 tuval üzerine yağlıboya çalışma odaya giren izleyicinin etrafını sarıyor. Figüratiften soyuta ince bir çizgi üzerinde ilerlerken kimi zaman çizginin iki yanından birine geçen Zümrütoğlu’nun soyuta daha yakın 2018 üretimi işleri burada yer alıyor. Kefaret Tribi 1, 2, 3; Tehdit ve Mugalata 1, ve HOOLOOMOOLOO işlerinin her biri dışavurumcu sert fırça darbelerinin bir araya geldiği 3 metreye 2.25 metre tablolar. İlk bakışta kaçınılmaz olarak Francis Bacon’u hatırlatsa da bu işlerde Zümrütoğlu’nun kendi tarzını yarattığını ve başkasının izinden gitme çabası olmadığını görmek önemli. Birbirine karışan renkler ve desenin tablodan çıkıp izleyeni içine çekecekmiş gibi bir hali var. Grinin hakim olduğu işlerde sarı, pembe, mavi, beyaz ve siyah renkler, genele yansıyan karanlık havayı dağıtmıyor.

img_3466
Soldan sağa Kefaret Tribi 3, Kefaret Tribi 1 ve Kefaret Tribi 2, Erdoğan Zümrütoğlu

Soldan sağa Kefaret Tribi 3, Kefaret Tribi 1 ve Kefaret Tribi 2 işlerinin asılı olduğu duvarın arkasında kendini sezgisel bir sanatçı olarak tanımlayan Tony Matelli’nin Ot / Weed isimli, fabrika zeminini delerek büyüyen gerçek bir bitki izlenimi yaratan bronz üzerine boya heykeli duruyor. Küçük ebatlı fakat şaşırtıcı bu heykel, fabrikanın endüstriyel atmosferine aldatıcı bir hayat katıyor. Hemen sonrasında Lapses serisinden birbiriyle konuşan Baş, Büst ve Kadın ile duvarda yer alan İkizler ile Noktalar 2 çalışmaları bulunuyor. İlk bakışta bu işler için sıradan olan ile yüksek sanat arasında esprili ve eleştirel bir bağ kuruyor diyebiliriz. Klasik heykelleri tüm ihtişamıyla görmeye alıştığımız müze hollerinin aksine buradaki BaşBüst ve Kadın heykelleri galeri ziyaretçileri tarafından saldırıya uğramış gibi duruyorlar. Fakat Tony Matelli’nin heykelleri birer Yunan Heykeli olmadıkları gibi, Eski Likör Fabrikası da 18. Yüzyıldan kalma bir saray değil. Bir sandviç, muz kabukları ve piramit karnabahar tarafından ele geçirilen heykellerin karşısında ise gelen geçenin üstü tozlanmış aynalara eliyle çizdiği işaret ve şekillerden oluşmuşa benzer 2 çalışma bulunuyor.  Bu aynalar da Matelli’nin terkedilmiş, göz ardı edilmiş ve kendi kaderine bırakılmış olana ilgisinin birer ürünü; aynı odayı paylaştıkları heykeller gibi.

img_3464
Baş (Piramit Karnabahar), Tony Matelli

Bir sonraki alan, Pilevneli’nin Dolapdere’deki mekânınında açılan son sergideki Ida Tursic & Wilfried Mille işlerini barındırıyor. Tarih boyunca bakılan bir objeye dönüşen kadın bedenini merkezine oturtan işler, resmin yanı sıra bir tiyatro dekorunu andıran yerleştirmelerle ele alınıyor. Teşhir/ Exposition sunumu tam da bu beden, ona bakan göz ve seyirci arasındaki ilişki etrafında kurgulanırken, ilhamını Francis Picabia’nın bir çiziminden alıyor. İkilinin burada sergilenen ve diğer birçok işi, sirkülasyondaki imgeler ve onların yeniden üretimi, çoğaltılması ile kayboluşunu inceliyor. Bu incelemeyi ise, Pilevneli’de sergilenen işlerde olduğu gibi resim aracılığıyla yapıyorlar.

img_3429
Andy Warhol ve BEN, Jean Pigozzi

Son olarak Jean Pigozzi’nin POOL PARTY serisinden fotoğrafların asılı olduğu alana geçerek sergiyi tamamlıyoruz. Pigozzi’nin objektifinde beliren bazı fotoğraf kareleri, çılgın havuz partilerini galerinin içine taşıyor. 2015 yılında yayımlanan kitabı ile aynı ismi taşıyan bu fotoğraf serisi, ünlü koleksiyonerin 1950lerde inşa edilen Cap d’Antibes’deki Villa Dorane’da çektiği fotoğraf karelerinden oluşuyor. Söz konusu Pigozzi olunca, ME+CO serisinde olduğu gibi birçok ünlüye bu karelerde de rastlamak kaçınılmaz. Renkli ve siyah-beyaz fotoğraflarda bu büyüleyici parti evinde yaşananların küçük bir kısmına tanıklık ederek serginin sonuna geliyoruz.

Serginin adı her ne kadar Fabrika’da 10 Sanatçı / 10 Bireysel Pratik olsa da, işler arasında belki hem sanatçılardan hem de onları bir araya getiren gözden kaynaklı olarak, ortak bir esprili ifade, eleştirel bir bakış görmek mümkün.

 

 

Referanslar:

http://www.reorientmag.com/2016/02/youssef-nabil/

http://www.hansopdebeeck.com/works

http://www.sanatatak.com/view/sener-ozmen-ne-ister

https://www.youtube.com/watch?v=b639sCEVhh8

artistwonders.com/fabrikada-10-sanatci-10-bireysel-pratik/

www.tonymatelli.com/recklessabandon.html

www.tonymatelli.com/howiechen.html

https://gagosian.com/exhibitions/2016/jean-pigozzi-johnnys-pool/

http://refikanadol.com

http://danielfirman.com/texts/

https://littleaesthete.com/daniel-firman-how-to-balance-an-elephant/

https://www.artsy.net/article/artsy-editorial-see-arik-levy-s-people-focused-creations-at

https://www.alminerech.com/artists/184-ida-tursic-wilfried-mille

2018 Venedik Mimarlık Bienali’nde, Corderie’den En Yenilikçi 10 Proje

P_20180907_103610
Corderie, Arsenale Girişi / La Biennale Architettura di Venezia 2018 Görsel: Cengiz Can
P_20180907_103419
Corderie, Arsenale Girişi / La Biennale Architettura di Venezia 2018 Görsel: Cengiz Can
P_20180907_104746
Corderie, Arsenale / La Biennale Architettura di Venezia 2018 Image: Cengiz Can
  1. Diller Scofidio + Renfro (Post-Occupancy: the Roy and Diana Vagelos Education Center / Kullanım Sonrası: Roy ve Diana Vagelos Eğitim Merkezi)

İstanbul Tasarım Bienali’nde izleyiciyi heyecanlandıran “Unspoken” (Konuşulmayan) isimli işin sahibi interdisipliner tasarım stüdyosu, 25 Kasım’a kadar Venedik Mimarlık Bienali’nin Corderie mekanında Roy ve Diana Vagelos Eğitim Merkezi tıp fakültesi tasarımı ile yer alacak. Kulenin dikey yapısı tekrarlanan kat planlarından uzak durarak tasarlanan akışkanlık ile inovatif bir sunum ortaya çıkarıyor.

Diller Scofidio + Renfro
Diller Scofidio + Renfro (Kullanım Sonrası: Roy ve Diana Vagelos Eğitim Merkezi) Görsel: Cengiz Can
  1. DnA_Design and Architecture (The Songyang Story / Songyang Hikayesi)

Geniş bir alana yayılan proje, Çin’in Songyang Bölgesi için tasarlandı. Yedi köyü içine alan The Songyang Story (Songyang Hikayesi) projesi, her bölge için özel olarak planlanan ortak kamusal alanlar aracılığıyla toplulukların günlük yaşantılarını renklendirmeyi hedefliyor. Bu kamusal alanlar bir çay evi, tiyatro, yaya köprüsü ve bir müze gibi mekânları kapsıyor.

The Songyang Story
DnA_Design and Architecture (Songyang Hikayesi) Görsel: Cengiz Can
  1. Elisabeth & Martin Boesch (Reuse, black yellow red / Yeniden kullanım, siyah sarı kırmızı)

Martin Boesch kariyeri boyunca birçok öğrenciye miras yapılar ve genel olarak mimarlık üzerine eğitim vermiş ve ilham olmuş bir kişi. Boesch’un kültürel mirasın korunması konusundaki tartışmalı yaklaşımı değişimin yanı sıra yıkımı da içeriyor. Ekibin sergilenen işleri çokdilli bir grup ile gerçekleşen etkileşimler dizisinden doğan bir kitaptan alınan sayfalardan oluşuyor. İmgenin gücü ve evrenselliği bu zekice oluşturulan işle görünür hale geliyor.

Elisabeth & Martin Boesch
Elisabeth & Martin Boesch (Yeniden kullanım, siyah sarı kırmızı) Görsel: Cengiz Can
  1. Toyo Ito & Associates, Architects (Virtual Nature / Yapay Doğa)

Yapay Doğa, FreeSpace yani Özgür Alan teması altında gerçekleşen bienalde doğa – insan ilişkisine odaklanan birkaç iş arasında izleyici toplama başarısıyla dikkat çekiyor. Birkaç yastık ve yapay bir ormanın yansıtıldığı projeksiyon etrafına çekilen perdeden oluşan görece sade yerleştirme, dinlenmek için huzurlu bir alan yaratıyor.

Toyo Ito
Toyo Ito & Associates, Architects (Yapay Doğa) Görsel: Cengiz Can
  1. Laura Peretti Architects (Rigenerare Corviale_The Crossing / Rigenerare Corviale_Geçiş)

Küratörler Yvonne Farrell ve Shelley McNamara bienal çerçevesini açıklarken “demokrasi” kelimesini birden çok kez kullanıyorlar. Rigenerare Corviale 7000 sakini için oluşturduğu alan ile demokratik mekânlara harika bir örnek teşkil ediyor. Yapı, şehir ve tarımsal alan arasında bir barajdan ziyade bir filtre olarak hayal edilmiş.

Laura Peretti Architects
Laura Peretti Architects (Rigenerare Corviale_Geçiş) Görsel: Cengiz Can
  1. Jensen & Skodvin Arkitekter AS (Protective roof over Moya spring water source / Moya kaynak suyu üzerine koruyucu çatı)

Çin’deki bir su kaynağı üzerine Jensen & Skodvin Arkitekter AS tarafından tasarlanan çatı, izleyiciyi mimarların doğada karşılaştıkları zorluklar üzerine düşünmeye teşvik ediyor. Mimari üzerine düşündüğümüzde çoğu zaman doğal kaynakların korunması ve verimli kullanımı gözardı ediliyor. Ancak, mimarlar yarattıkları bu projeyle olası zorlukları etkileyici çözümleriyle bir arada izleyiciye sunmayı başarıyorlar. Kısıtlayıcı koşulların hakim olduğu bir alanda; toprak, kaynağın şekli, ağaçların pozisyonu ve korunması önceliğiyle, mimarlar sofistike geometrik şekle sahip bir yapı ortaya çıkarıyorlar.

Jensen & Skodvin Arkitekter AS
Jensen & Skodvin Arkitekter AS (Moya kaynak suyu üzerine koruyucu çatı) Görsel: Cengiz Can
  1. Gumuchdjlan Architects (A linear festival along the Transcaucasian Trail / Transkafkasya Patikası boyunca doğrusal bir festival)

Gumuchdjlan Architects tarafından yaratılan projenin ana hedefi geleneksel turizm uygulamalarında görülen tüketici akımın yerine kültürü ön plana çıkarmak. Bir maceraperest ile işbirliğinde, mimarlar 750 km uzunluğundaki Transkafkasya Patikası boyunca toplulukları buluşturacak ve kültürel deneyimleri tetikleyecek alanlar yaratmaya odaklanıyorlar.

This slideshow requires JavaScript.

  1. Barclay & Crousse (The Presence of the Absence / Yokluğun Varlığı)

Barclay & Crousse tarafından oluşturulan proje, mimariye kendilerinin kökleriyle bağlantılı yeni bir bakış açısı getiriyor. Mimari uygulamalarda Avrupa ve Peru arasındaki farkların altını çizerken, yapısı içindeki yeşil küfü zarifçe sergileyen bir duvarı bu farklara bir örnek olarak sunuyorlar.

Barclay & Crousse
Barclay & Crousse (Yokluğun Varlığı) Görsel: Cengiz Can
  1. Maria Giuseppina Grasso Cannizzo (DIP / INTO)

Farklı mecralarda mimar, tasarımcı ve sanatçı olarak tanımlanan Maria Giuseppina Grasso Cannizzo bienaldeki çalışmasıyla sanat, mimari, hareket ve ses arasında bir köprü kuruyor. Mimariye alışılmadık yaklaşımı izleyicisini, insanoğlunun çevresiyle ilişkisi üzerine düşünmeye iten basit fakat sürükleyici bir iş ile noktalanıyor. Sergilenen video, mimar tarafından yaratılan yerleştirmede insan vücudunun geçişiyle hareket eden ve müzikal bir performans ortaya çıkaran sallantılı parçaları gösteriyor.

 

  1. Riccardo Blumer (Sette architetture automatiche e altri esercizi / Yedi otomatik mimarlık ve diğer alıştırmalar)

    Riccardo Blumer’a ait ve aynı zamanda “Öğreti Pratiği” başlıklı küratöryal seçki içinde yer alan proje, belirli bir açıyla gelen ışık aracılığıyla görünen sabun köpüğünden duvarlar inşa eden büyüleyici bir mekanizmayı içeriyor. Ortaya çıkan iş, izleyiciyi duvar kavramı ve duvarların işlevi üzerine düşünmeye çağırırken deneylerin önemine vurgu yapıyor. Duvarlar yalnızca korunma, mahremiyet, dışlama ve sınır yaratmak için mi yaratılırlar?
08 RICCARDO BLUMER
Riccardo Blumer (Sette architetture automatiche e altri esercizi
Image: http://www.labiennale.org/en/architecture/2018

 

Kaynak ve daha fazla bilgi:

http://www.labiennale.org/en/architecture/2018

https://www.inexhibit.com/case-studies/core-exhibition-at-arsenale-venice-architecture-biennale-2018/

 

Top 10 Innovative Projects From Corderie, Arsenale at La Biennale Architettura di Venezia 2018

 

P_20180907_103419
Entrance of Corderie, Arsenale / La Biennale Architettura di Venezia 2018 Image: Cengiz CanP_20180907_103610Entrance of Corderie, Arsenale / La Biennale Architettura di Venezia 2018 Image: Cengiz Can
P_20180907_104746
 Corderie, Arsenale / La Biennale Architettura di Venezia 2018 Image: Cengiz Can
  1. Diller Scofidio + Renfro (Post-Occupancy: the Roy and Diana Vagelos Education Center)

The interdisciplinary design studio that thrilled the audience in the 3rd İstanbul Design Biennial with their project “Unspoken” is present in La Biennale Architettura di Venezia’s Corderie until November 25th with their architectural design for the school of medicine, Roy and Diana Vagelos Education Center. The vertical structure of the tower is innovative in terms of its fluidity created by an abstention from repeated floor plans.

Diller Scofidio + Renfro
Diller Scofidio + Renfro (Post-Occupancy: the Roy and Diana Vagelos Education Center) Image: Cengiz Can
  1. DnA_Design and Architecture (The Songyang Story)

The project that spreads over a wide territory is designed for Songyang County in China. The Songyang Story project covering seven villages, aims to invigorate the daily lives of the communities via shared public spaces tailored specifically for each area. These communal areas include a teahouse, a theatre, a pedestrian bridge, a museum etc.

The Songyang Story
DnA_Design and Architecture (The Songyang Story) Image: Cengiz Can
  1. Elisabeth & Martin Boesch (Reuse, black yellow red)

Martin Boesch has taught and inspired many students on heritage buildings and architecture in general throughout his career. Boesch’s controversial approach towards the protection of cultural heritage involves demolition as well as replacement. Their work consists of pages taken from a book created through a series of interactions with a multilingual crowd. The power and universality of images over words are apparent in the brilliant work.

Elisabeth & Martin Boesch
Elisabeth & Martin Boesch (Reuse, black yellow red) Image: Cengiz Can
  1. Toyo Ito & Associates, Architects (Virtual Nature)

Virtual Nature is successful in drawing the attention of the visitors among the few projects that underline the relationship between humankind and nature within the scope of FreeSpace, the general theme of the biennial. The seemingly simple installation consisting of pillows and a projection of an artificial forest enclosed by curtains create a peaceful area to relax.

Toyo Ito
Toyo Ito & Associates, Architects (Virtual Nature) Image: Cengiz Can
  1. Laura Peretti Architects (Rigenerare Corviale_The Crossing)

The curators Yvonne Farrell and Shelley McNamara use the word “democracy” more than once while defining the framework of the biennial. Rigenerare Corviale offers a brilliant example of a democratic space for its 7000 residents. Instead of creating a barrier between the city and the agricultural area, the building is imagined as a filter.

Laura Peretti Architects
Laura Peretti Architects (Rigenerare Corviale_The Crossing) Image: Cengiz Can
  1. Jensen & Skodvin Arkitekter AS (Protective roof over Moya spring water source)

The protective roof created by Jensen & Skodvin Arkitekter AS over a spring water source in China encourages the visitors to reflect on the challenges that architects face in nature. The protection and efficient usage of natural resources are often neglected when we think about architecture. However, the architects manage to reveal those challenges with a remarkable solution they’ve created with their project. In an area with restrictive conditions, the architects have created a sophisticated geometrical form influenced by the land, shape of the source, position of the trees and their protection.

Jensen & Skodvin Arkitekter AS
Jensen & Skodvin Arkitekter AS (Protective roof over Moya spring water source) Image: Cengiz Can
  1. Gumuchdjlan Architects (A linear festival along the Transcaucasian Trail)

The main goal of the project by Gumuchdjlan Architects is to promote culture over consumerism that is apparent in traditional tourism practices. By cooperating with an adventurer, the architects focus on providing cultural experiences through spaces created on the 750 km long Transcaucasian Trail that brings together communities.

 

This slideshow requires JavaScript.

  1. Barclay & Crousse (The Presence of the Absence)

The project of Barclay & Crousse brings a new perspective to architecture through their connection to their roots. While underlining the differences between the European and Peruvian architectural praxis, they present a wall that elegantly displays the patina found in the structure as an example.

Barclay & Crousse
Barclay & Crousse (The Presence of the Absence) Image: Cengiz Can
  1. Maria Giuseppina Grasso Cannizzo (DIP / INTO)

With her work DIP / INTO; architect, designer and artist Maria Giuseppina Grasso Cannizzo manages to build a bridge between art, architecture, movement and sound. Her unconventional approach to architecture results in a simple yet captivating work that inspires the audience to think about the connection between humankind and its relation with its surroundings. The video portrays the movement of the body and the consequent movement of oscillating pieces in an installation created by the architect that eventually generates a musical performance.

 

 

  1. Riccardo Blumer (Sette architetture automatiche e altri esercizi
    [The Practice of Teaching]

The project by Riccardo Blumer, which is also a part of the curatorial selection entitled “The Practice of Teaching”, yields a mesmerizing mechanism forming see-through walls that can only be seen by the reflection of light in a certain angle. The work encourages the audience to reflect on the concept and function of walls whilst highlighting the significance of experimentation. Are walls only built for protection, privacy, exclusion, and to form boundaries?

08 RICCARDO BLUMER
Riccardo Blumer (Sette architetture automatiche e altri esercizi
Image: http://www.labiennale.org/en/architecture/2018

 

Reference and more info:
http://www.labiennale.org/en/architecture/2018

https://www.inexhibit.com/case-studies/core-exhibition-at-arsenale-venice-architecture-biennale-2018/

 

Zamanın Yavaş Aktığı Semt Kuzguncuk

Küreselleşmeye ayak uyduran şehirler ve semtleri, dünyanın neresinde olursak olalım artık ayırt edemeyeceğimiz bir yerdeymişiz izlenimi yaratsa da, özgünlüğünü korumayı başaran nadir örnekler varlığını sürdürüyor. Bu özgün örneklerin arasında İstanbul’un sakin, sevimli ve yeşil semti Kuzguncuk adeta bize göz kırpıyor! Gerçi bir süredir tamamlanmayı bekleyen bu yazıyı paylaşana kadar Kuzguncuk yeşilinin bir kısmını ne yazık ki kaybetmiş bulunuyor. Yine de biz Kuzguncuk’u bir miktar inşaat halinde ama yemyeşil görmeyi başaran şanslılardan sayıyoruz kendimizi.

mimari, renk, bina, evler, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, resim, şehir, artwalk, sergi

Tarihi restoranları, kahveleri, binalarının yanı sıra yeni kurulan sanat galerileri, küçük kafeleri, sanatçı atölyeleri ve bostanıyla Kuzguncuk, ne İstanbul’da ne de dünyada eşi benzeri bulunamayacak bir semt.

5 Mayıs 2018, Cumartesi günü sanatsever dostlarımızla gerçekleştirdiğimiz Kuzguncuk gezisinde bu bölgenin onu farklı kılan semt kültürünü, tarihini, ama özellikle de sanat mekânlarını ziyaret ettik.

İşte bu gezimizde uğramadan geçmediğimiz noktalardan birkaçı:

Perihan Abla Sokağı’nda Buluşma ve Çay Eşliğinde Sohbet (güne güzel bir sürprizle başladık)

Perihan Abla

Türk dizilerinin unutulmaz sahnelerine konu olmuş Kuzguncuk’ta bu adreslerden biri de Perihan Abla Sokağı‘ndaki Ekmek Teknesi ve buranın hemen karşısındaki Asude Çayevi. Dışarıdan bakıldığında tahta masa ve sandalyeleriyle oldukça salaş görünen bu binanın üst katında ise birbirinden farklı müzik aletleriyle dolu bambaşka bir dünya var. Semt ve tarihi üzerine yaptığımız sohbete eşlik eden çay ve kahvelerimizi tamamladıktan sonra üst katta bu enstrümanların her birini aynı ustalıkla çalan Murat Bey‘in güzel sabah sürpriziyle güne başladık.

İMOGA Art Space‘de Murat İrtem‘in Yığın Sergisi

muratirtem, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, keçe, resim, şehir, artwalk, sergi
Yığın, Murat İrtem, İMOGA Art Space Kuzguncuk

İrtem‘in İMOGA Art Space‘de açılan sergisi Yığın, sanatçının daha önceden bilinen keçe işlerinin yanı sıra yağlıboya çalışmalarını ve kendi üretimi geri dönüştürülmüş kağıtlarla kaplanmış gündelik malzemeleri içeriyor. Sanatçı, 2015’de DarAlan sergisiyle değindiği şehirde yaşam, kentleşme ve insan arasındaki çarpık ilişkiyi Yığın‘da bir kez daha gündeme getiriyor. Bu sefer sadece duvarları değil yerleştirmeleriyle mekânın tümünü değerlendiren İrtem; şehrin sıkışık, üst üste yığılmış binalarını rengarenk bir dünya olarak bizlere sunuyor.

IMG_6441

Kanvas üzerine incelikle işlenmiş keçeyle birlikte alt katta bir masa üzerinde katman katman sıralanmış renkli keçe parçaları binaları andırarak şehir silüetine soyut bir yorum getiriyor.

muratirtem, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, keçe, resim, şehir, artwalk, sergi
Yığın, Murat İrtem, 2018, İMOGA Art Space

Eserlerinde görülen şehir silüetlerinin kimi İstanbul’a ait, kimi başka şehirlerden manzaralar. Ancak kozmopolit şehirlerin artık birbirinden zor ayırt edilebildiğinden bahsederken, manzaraların herhangi bir şehrin görüntüsü olabileceğine de dikkat çekiyor.

muratirtem2
Yığın, Murat İrtem, 2018, İMOGA Art Space

Murat İrtem eşliğinde sergiyi gezerken gözümüze ilk çarpan galeri girişinde bizi karşılayan üst üste yığılmış kaldırım taşları ve sanatçının kendi üretimi geri dönüştürülmüş kağıtla kaplanmış karton ve pet şişeler. Buradaki şişelerin zaman içinde atölyesinde biriken işlerden olduğunu öğrendik. Üzeri kağıtla kaplanmış işlere eşlik eden kaldırım taşlarının hikayesi ise hayli komik. İrtem bize gülerek anlatıyor yıllık Kuzguncuk yol çalışmasına denk gelen sergi kurulumunda yol işçileri ile arasında geçen sohbeti… Uzun lafın kısası, “istesem bulamam” dediği ve yerleştirmesini destekleyen kaldırım taşları işçilerin sanatçıya hediyesi.

muratirtem, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, keçe, resim, şehir, artwalk, sergi
Sanat rotasında ilk durak Yığın, Murat İrtem 2018 İMOGA Art Space

Kuzguncuk Bostanı (Burada fırsatını bulmuşken sanatta son zamanlarda sıkça yer bulan ekolojik konulara ve örneklerine değinmeden edemezdik. Ali Kazma’nın İstanbul Tasarım Bieneli’nde yer alan Kasa / Safe isimli Svalbard, Norveç Tohum Bankası’nı konu alan işi bu örneklerden biriydi.)

bostan1

Kuzguncuk Bostanı‘nın kendisi kadar, bu yeşil alan için semt sakinlerinin yıllar içerisinde verdiği mücadele de semt tarihinde önemli bir yer tutuyor. Yıllar süren uğraş sonunda belediyeden kura usulüyle belirli dönemlerde farklı kişilere kiralanan ekim alanlarında yerel halk yetiştiricilik yapabiliyor.

Corvino’da öğle yemeği (Sanat rotamız bir anda gurme turuna dönüştü.)

Corvino

Seda Hanım‘ın özenle oluşturduğu menü, güleryüzü ve her misafirine gösterdiği ilgisi sayesinde harika bir öğle yemeğiyle enerji topladık.

Mona Art Gallery (Türk Sanat Tarihi’nin ustalarını eserlerinden örneklerle andık)

Screen Shot 2018-05-24 at 09.53.31

Nuri İyem‘den yakın zamanda kaybettiğimiz Adnan Turani‘ye, Bedri Rahmi Eyüboğlu‘ndan Devrim Erbil‘e, Türk Sanatı’nın en önemli isimlerinin işlerinden örneklerin bir arada satışa açık olarak yer aldığı Mona Art Gallery‘e uğramadan geçmedik.

Kuzguncuklu sanatçı Ali Şengül’ü yeni atölyesinde ziyaret ettik.

Screen Shot 2018-05-24 at 09.47.01

Uzun bir dönem Amerika’da yaşayan ve burada sanat çalışmalarını sürdüren sanatçı, Kuzguncuk’taki atölyesinde bizi ağırladı. İşlerini keyifle dinlediğimiz Şengül, Kuzguncuk’ta kişisel üretimlerinin yanı sıra gençlerle de yeni çalışmalar yapmanın hazırlığında. Ali Şengül‘ün işlerinde ilham aldığını belirttiği John Singer Sargent‘tan izler görmek mümkün. Sargent‘ın özellikle odaklandığı soylu yaşamı ve portrelerinin aksine Şengül, benzer bir tekniği metrodaki insanları resmederken kullanıyor.

toplu2

Uzun süre dokusunu korumuş olan Kuzguncuk’a vakit kaybetmeden gitmek için bu mekânlar ve daha birçoğu oldukça geçerli sebepler. Birkaç güzel fotoğraf karesi yakalama garantili bu semti rotanıza mutlaka ekleyin!

With Contrasts and Similarities İstanbul Modern, Bilbao Guggenheim and Tate Modern

Every year all around the world countless exhibitions open. Some of these exhibitions take place in various venues such as in grand art institutions, some in small art galleries and few in public spaces. Those shows that open in large institutions and museums manage to spread the word and welcome visitors. However, small-scale art venues with limited funds struggle to find audience.

But how do these “big” art institutions that we talk about manage to reach large numbers of audience and promote their exhibitions; and even attract millions of tourists to their cities?

Before answering this question, perhaps we should talk about these giant museums. If we want to get a grasp of these art institutions that have become cultural hubs; contrasts and similarities may yield clues regarding these mentioned “modern art museums” or “contemporary art museums”.

In order for comparisons to make sense; let’s take locally and internationally known İstanbul Modern from Turkey, Tate Modern from Britain and Guggenheim Bilbao from Spain. Among these institutions, interesting similarities and contrasts exist. Architecture, branding, position in urban structure, programming, corporate communication and how they evolve throughout the years particular to each institution may be reviewed as main points of interest.

1367bec1277be6b767fe1fbe2d95bbaa
Photo credit: Pawel Paniczko

It is possible to create wonders through architecture! One of the most vivid examples of this is perhaps Guggenheim Bilbao by Frank Gehry. The buildings they occupy are equally important to Tate Modern and İstanbul Modern.

After Herzog & de Meuron from Switzerland have renovated in 2000 the old Bankside Power Station of Giles Gilbert Scott, this place began to host Tate Modern. Even though the new addition to the building, “Switch House” that opened in the recent past faced mixed responses, it managed to please museum director Frances Morris (Chatel, M. 2016). Morris states that possibilities are endless with such an open space.

According to the article The Guggenheim Bilbao by Jim Lane, the renewed architecture of the Tate Modern Museum can be classified as a building with characteristic 20th century features whereas the rather newly built Guggenheim Bilbao’s architecture reveals the trends of the “22nd or even the 23rd century”.

23TATE-superJumbo
Photo credit: Andy Haslam for The New York Times

Besides this, the building of the Tate Modern situated near the Thames River transforms the area since the day it has opened its doors to its visitors. According to another article titled Artists, Galleries and Regeneration, “Tate is a very physical building, it also recognizes that it is not just an exhibition space and it recognizes the value in longer term engagement”(Gallery of Modern Art Glasgow, 2008). When compared to each other, these two buildings, Guggenheim Bilbao and Tate Modern; while one bares the marks of history, the other has been created from scratch with an innovative approach.

Actually, the most significant feature that draws Guggenheim building apart from the other two examples (İstanbul Modern and Tate Modern) according to Evdoxia Baniotopoulou in the article Art For Whose Sake? Modern Art Museums and Their Role In Transforming Societies: The Case of The Guggenheim Bilbao is that “The “emblematic buildings” can in addition be related to the particular political situation. In a region where ethnic identity has a significant importance, both on a private and a governmental level, a visual reminder of it distinctive enough to become an emblem could serve as a point of reference and generator of civic pride”, where it’s implied that Guggenheim building is an “emblematic building”.

594f83ac18c7732b9c99c2f7
Photo credit: hurriyet.com.tr (25.06.2017)

On the other hand, İstanbul Modern that has emerged in 2004 with its recently constructed building near the Bosporus in an area consisting of 8.000 meter squares; as Tate Modern, continues its relationship with its past with a new function. While the speculations around the under construction venue of İstanbul Modern persist; rather than starting from scratch the space was transformed from an entrepot.

IMG_2289
From the exhibition “HARBOR” at İstanbul Modern, 2017

The impact of architecture is visible especially in Guggenheim case where; Bilbao was relatively undermined among other Spanish cities (Barcelona, Madrid, Seville) based on tourist attraction.

Yet, would these institutions be as successful solely with their architecture, without paying attention to their exhibition programs?

The Modigliani exhibition of Tate Modern, which opened on November 2017 and on view until April 2, 2018 and the upcoming Picasso exhibition gives us a glimpse of its exhibition calendar. Along with the exhibitions of pioneers in modern art (Georgia O’Keeffe, Alexander Calder, Henri Matisse, etc.), works of today’s brilliant names (Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Anish Kapoor, Louise Bourgeois, Superflex, Philippe Parreno, Tacita Dean, etc.) are exhibited at Turbine Hall. Only the audience attracting power of the exhibited names can bring prestige to the institution. When we look at the exhibition calendar of Guggenheim Bilbao, again as Tate Modern, we can see a variety of prominent artists of their genre (Francis Bacon, Louise Bourgeois, Andy Warhol, Jean Michel Basquiat, Jeff Koons, Yoko Ono), focusing on modern and contemporary art. There are also thematic group exhibitions within the museum schedule, along with the exhibitions of such artists. Istanbul Museum of Modern Art, displays in addition to the solo (Fahrelnissa Zeid, Fikret Mualla, Erol Akyavaş, Mehmet Güleryüz, Sarkis, Cihat Burak, Kutluğ Ataman, Hüseyin Çağlayan, etc.) and group exhibitions from Turkish Modern and Contemporary Art, aimed to reach a vast audience; selection of works from all around the world focused on photography. Hosting an exhibition each year within the scope of Istanbul Biennial and Design Biennial; Istanbul Modern also welcomes the domestic and foreign tourists who are in town for these biennials. All three art venues located in different cities manage to keep themselves alive and attract visitors, through a wide range of events such as interviews, panel discussions, workshops, exhibition tours and events they conduct regularly for children, as well as the exhibitions.

IMG_4073
Kemang Wa Lehulere’s “Conference of the Birds” at the 15th edition of İstanbul Biennial, 2017

Well, how is the relation between these art institutions and their neighborhoods?

It’s equally important as their architectural characteristics that these institutions manage to communicate efficiently with their fellow citizens, and their neighbors. The extent to which these museums affect their surroundings is often discussed. Developing their region economically and socially, these museums are also investigated through various researches. Public spaces reconstructed by the local municipalities, hotels, cafes, restaurants and shops heaving into sight around these art spaces are the outcomes of the transformation they generate within their vicinity.

IMG_4076
Alper Aydın’s “D8M” at the 15th edition of İstanbul Biennial, 2017

The research called “Transforming the Thames” published by Locum Destination remarks that Tate Modern is a “high-profile” public sector project. Even though the newly opened division has created some squabbles with its neighbors recently; Tate Modern “opened with a bang and has attracted only positive public and media reaction. As well as succeeding commercially, welcoming 2.9 million visitors in its first six months alone, it has been able to participate in plans for a socially inclusive economic transformation of its locality, led by the local authority.” (2001) Without a doubt; media, advertising activities, planning and exhibition policies, architectural investment, staff and local government plays an instrumental role in this success.



On the other hand, success (or failure) of the Bilbao “branch” of Guggenheim which can be referred to as an American chain with Baltimore origin has surely been an issue of concern worldwide prior to its opening. It managed to exceed the expectations that were generated by the existing brand through positive remarks such as; “What renders this museum particularly interesting is that it’s phenomenal success – due to a combination of stunning architecture, a big name collection and huge amounts of publicity worldwide – will most probably set it as a precedent for other projects” (Smyth 1994).

Behind Istanbul Modern’s nation and worldwide success; the role of Eczacıbaşı and İKSV’s (Istanbul Foundation For Culture and Arts) support is essential on top of the institution’s art policy, publicity, membership programs and its architecture.

Zıtlıkları ve Benzerlikleri ile İstanbul Modern, Bilbao Guggenheim ve Tate Modern

Her yıl dünyanın dört bir yanında sayısız sergi açılıyor. Bu sergilerden bazısı büyük sanat kurumlarında, bazısı küçük sanat galerilerinde, kimi de kamusal alanlar gibi farklı mekanlarda gerçekleşiyor. Büyük sanat kurumlarında ve müzelerde gerçekleşen sergiler çoğunlukla kendi adından bahsettirmeyi başarıyor ve ziyaretçi alıyor. Ancak bütçesi sınırlı ve ufak ölçekteki sanat mekanları etkinliklerini izleyici ile buluşturmakta zorlanıyor.

Peki bu adından sıkça bahsettiren “büyük” sanat kurumları nasıl başarıyor milyonlarca izleyiciye ulaşmayı ve sergilerini tanıtmayı; hatta kimi zaman şehre milyonlarca turist çekmeyi?

Bu soruyu cevaplamadan önce belki de bu dev müzelerden biraz bahsetmek gerekli. Kültürel bir hub haline gelmiş sanat kurumları hakkında bilgiye sahip olmak istiyorsak eğer; zıtlıklar ve benzerlikler, bahsi geçen “modern sanat müzeleri” ya da “çağdaş sanat müzeleri” hakkında bize ipuçları verebilir.

Karşılaştırmaların anlam ifade etmesi için; yerel ve küresel ölçekte bilinen kurumlardan İstanbul’da yer alan İstanbul Modern ile İngiltere’den Tate Modern ve İspanya’dan Bilbao Guggenheim’ı ele alalım. Bu kurumlar arasında ilginç benzerlik ve zıtlıklar bulunuyor. Kuruma has mimari yapı, markalaşma, şehir yapılanmasındaki konumu, programlama, kurumsal iletişim ve yıllar içerisinde nasıl değişim gösterdiği temel maddeler olarak incelenebilir.

1367bec1277be6b767fe1fbe2d95bbaa
Photo credit: Pawel Paniczko

Mimari yapı ile harikalar yaratmak mümkün! Bunun belki de en canlı örneklerinden biri Frank Gehry elinden çıkma Guggenheim Bilbao. Tate Modern ve İstanbul Modern için de sahip oldukları binalar çok büyük anlam ifade ediyor. 

İsviçreli Herzog & de Meuron 2000 yılında Giles Gilbert Scott’ın eski Bankside Power Station binasını renove ettikten sonra burası Tate Modern’e ev sahipliği yapmaya başlamış. Geçtiğimiz yıllarda açılan yeni “Switch House” bölümü de karışık tepkiler almasına karşın müze direktörü Frances Morris’den tam not almış (Chatel, M. 2016). Morris, daha önce böyle bir açık alanı olmayan müzede şimdi olasılıkların sonsuz olduğunu, ifade ediyor.

The Guggenheim Bilbao adlı makalesinde Jim Lane’e göre; Tate Modern’in yenilenen elektrik santrali binası, 20. yüzyıl özellikleri taşıyan bir bina olarak tanımlanabilirken, Guggenheim Bilbao ise 22. hatta 23. yüzyılın mimari trendlerini yansıtıyor.

23TATE-superJumbo
Photo credit: Andy Haslam for The New York Times

Bunun yanında, Thames Nehri kenarında konuşlanan Tate Modern binası, kapısını ziyaretçilere açtığı günden beri çevresini dönüştürüyor. Artists, Galleries and Regeneration adlı makalede Tate’in çok fiziksel bir binaya sahip olduğuna ve sadece bir sergi alanı olmaktan ziyade, uzun vadeli ilişkilerin değerinin bilincinde olduğuna vurgu yapılıyor (Gallery of Modern Art Glasgow, 2008). Bu iki yapı birbirleriyle kıyaslandığında; biri tarihin izlerini taşırken, diğeri yenilikçi bir yaklaşımla sıfırdan ortaya çıkarılıyor.

Aslında Guggenheim Bilbao binasını diğer örneklerden; yani Tate Modern ve İstanbul Modern’den ayıran özelliklerden en önemlisi; Evdoxia Baniotopoulou tarafından Art For Whose Sake? Modern Art Museums and Their Role In Transforming Societies: The Case of The Guggenheim Bilbao makalesinde de belirtildiği gibi “simgesel binalar”ın aynı zamanda belirli politik koşullarla da ilişkilendirilebileceğidir. Etnik kimliğin ayrı bir önemi olduğu bir bölgede; bu kimliğin hem bireysel hem de resmi seviyede işlev gösterebilecek kadar özgün bir görsel hatırlatıcısı, bir referans noktası ve kentsel gururun dinamosu olabilmektedir –ki burada Guggenheim Bilbao’nun simgesel bir bina olduğu kastedilmektedir.

594f83ac18c7732b9c99c2f7
Photo credit: hurriyet.com.tr (25.06.2017)

Diğer yandan, Tate Modern gibi tarih ile ilişkisini yeni işleviyle sürdüren sanat mekanları arasında 2004 yılında Boğaz kıyısında 8000 metrekarelik bir alana inşa edilen İstanbul Modern’i de sıralayabiliriz. İstanbul Modern’in şu anda inşaat halindeki mekanı ile ilgili spekülasyonlar süredursun; ilk kurulduğu dönemde mekan sıfırdan inşa edilmek yerine eski depo alanının dönüştürülmesiyle ortaya çıkmıştı.

IMG_2289
İstanbul Modern’deki “Liman” Sergisi’nden

 

Mimarinin taşıdığı önem, özellikle İspanya şehirleri arasında (Barcelona, Madrid, Seville) turist ilgisi anlamında görece gölgede kalan Bilbao’ya gelen turist sayısına etkisi olan Guggenheim binası örneğinde açıkça görülüyor. Fakat bu kurumlar sergi programlarına özen göstermeden sadece binalarıyla bir anlam ifade edebilirler miydi? Tate Modern’in 2017 Kasım’da izleyiciyle buluşturduğu, 2 Nisan 2018’e kadar görülebilecek Modigliani sergisi ve yaklaşan Picasso sergisi, kurumun sergi programı hakkında fikir veriyor. Genellikle sanat tarihinde önemli bir yer edinmiş modern sanatın öncüsü sanatçıların sergilerinin (Georgia O’Keeffe, Alexander Calder, Henri Matisse, vb.) yanı sıra günümüzün parlak isimlerinin (Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Anish Kapoor, Louise Bourgeois, Superflex, Philippe Parreno, Tacita Dean, vb.) işleri de Turbine Hall’da sergileniyor. Sadece sergilenen isimlerin izleyici çekme potansiyeli bile kurumun prestijine katkı sağlayabilecek güçte. Guggenheim Bilbao sergi programına baktığımızda; modern ve çağdaş sanata yoğunlaşan, yine Tate Modern gibi, odaklandığı dönemin önemli isimlerinin (Francis Bacon, Louise Bourgeois, Andy Warhol, Jean Michel Basquiat, Jeff Koons, Yoko Ono) sergilerine yer veren bir plan söz konusu. Bu önemli isimlerin sergilerinin yanı sıra tematik karma sergiler de müze programında yer alıyor. İstanbul Modern sergi programında; geniş bir izleyici kitlesine hitap etmesi hedeflenen Türk Modern ve Çağdaş Sanatı’ndan kişisel (Fahrelnissa Zeid, Fikret Mualla, Erol Akyavaş, Mehmet Güleryüz,  Sarkis, Cihat Burak, Kutluğ Ataman, Hüseyin Çağlayan, vb.) ve karma sergilere ek olarak, özellikle fotoğrafa yoğunlaşan seçkilere de yer veriliyor. İstanbul Bienali ve Tasarım Bienali kapsamında her yıl bir etkinliğe de mekanını açan İstanbul Modern, bu biennaller için şehre gelen yerli ve yabancı turisti de ağırlıyor. Farklı şehirlerde yer alan bu üç sanat mekanı da sergilerin yanı sıra mekanlarında düzenli olarak söyleşiler, paneller, atölye çalışmaları, sergi turları, çocuklarla gerçekleştirdikleri etkinlikleri vb. ile mekanları canlı tutmayı ve ziyaretçi çekmeyi başarıyorlar.

IMG_4073
15. İstanbul Bienali’nde Kemang Wa Lehulere’nin 2017 “Kuşların Konferansı” isimli çalışması

Peki bu sanat kurumlarının çevreleri ile ilişkileri ne durumda?

Komşuları ve yakın çevrelerindeki bireylerin yanında, içinde yer aldıkları kentin insanı ile iletişim kurmayı başarmaları da mimari özellikleri kadar önemli. Bu yapıların çevrelerine olan etkisi açıldıkları günden beri tartışılmakta. Gerek ekonomik, gerekse sosyal düzeyde bulundukları bölgeyi kalkındıran bu kurumlar; çeşitli araştırmalarla da incelenmekte. Gözle görülür biçimde bu mekanların çevrelerinde beliren oteller, kafe ve restoranlar, dükkanlar ile yerel belediyeler tarafından yeniden düzenlenen kamusal alanlar, bu sanat kurumlarının çevrelerinde yarattığı dönüşümün neticeleri.

IMG_4076
15. İstanbul Bienali’nde Alper Aydın’ın 2017 “D8M” isimli projesi

Locum Destination tarafından yayınlanan Transforming the Thames (Thames’i Dönüştürmek) adlı incelemede, “Tate Modern’in büyük bir ses getirerek açıldığı ve yalnızca pozitif toplumsal ve medya reaksiyonuyla karşılaştığı” belirtiliyor. Her ne kadar günümüzde, yeni açılan bölümü komşuları ile arasında çeşitli sorunlar yaratmış olsa da; aynı incelemede belirtildiğine göre Tate Modern, “Ticari anlamda başarılı olmanın yanı sıra, sadece ilk altı ayında 2.9 milyon ziyaretçi ağırlayarak, yerel yönetim tarafından yürütülen, bu bölgenin sosyal katılımcı ekonomik dönüşümüne dair planlara katkıda bulunabilmiştir”. (2001) Bu başarıda kuşkusuz medyanın, reklam faaliyetlerinin, planlama ve sergi politikalarının, mimari yatırımın, kadronun ve yerel yönetim desteğinin katkısı büyük.

Diğer yandan Baltimore çıkışlı bir Amerikan zinciri olarak adlandırılabilecek Guggenheim’ın Bilbao’daki “şubesinin” başarısı (ya da başarısızlığı) muhakkak açılmadan önce tüm dünyada merak konusu olmuştur. Var olan bir markanın yarattığı beklentinin altından “Bu müzeyi özellikle ilginç kılan onun – büyüleyici mimari, büyük bir koleksiyon ve dünya çapında devasa tanıtım çalışmalarına bağlı olarak – inanılmaz başarısı, onu muhtemelen diğer projeler için bir örnek haline getirecektir” (Smyth 1994) ve benzeri olumlu yorumlarla kalkmayı başardı.

İstanbul Modern’in hem İstanbul hem de Türkiye çapındaki başarısının ardında; kendi kadrosu tarafından yürütülen sanat politikası, tanıtım çalışmaları, üyelik programları ve mimarisiyle birlikte Eczacıbaşı ve İKSV desteğinin de önemi büyük.