Zamanın Yavaş Aktığı Semt Kuzguncuk

Küreselleşmeye ayak uyduran şehirler ve semtleri, dünyanın neresinde olursak olalım artık ayırt edemeyeceğimiz bir yerdeymişiz izlenimi yaratsa da, özgünlüğünü korumayı başaran nadir örnekler varlığını sürdürüyor. Bu özgün örneklerin arasında İstanbul’un sakin, sevimli ve yeşil semti Kuzguncuk adeta bize göz kırpıyor! Gerçi bir süredir tamamlanmayı bekleyen bu yazıyı paylaşana kadar Kuzguncuk yeşilinin bir kısmını ne yazık ki kaybetmiş bulunuyor. Yine de biz Kuzguncuk’u bir miktar inşaat halinde ama yemyeşil görmeyi başaran şanslılardan sayıyoruz kendimizi.

mimari, renk, bina, evler, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, resim, şehir, artwalk, sergi

Tarihi restoranları, kahveleri, binalarının yanı sıra yeni kurulan sanat galerileri, küçük kafeleri, sanatçı atölyeleri ve bostanıyla Kuzguncuk, ne İstanbul’da ne de dünyada eşi benzeri bulunamayacak bir semt.

5 Mayıs 2018, Cumartesi günü sanatsever dostlarımızla gerçekleştirdiğimiz Kuzguncuk gezisinde bu bölgenin onu farklı kılan semt kültürünü, tarihini, ama özellikle de sanat mekânlarını ziyaret ettik.

İşte bu gezimizde uğramadan geçmediğimiz noktalardan birkaçı:

Perihan Abla Sokağı’nda Buluşma ve Çay Eşliğinde Sohbet (güne güzel bir sürprizle başladık)

Perihan Abla

Türk dizilerinin unutulmaz sahnelerine konu olmuş Kuzguncuk’ta bu adreslerden biri de Perihan Abla Sokağı‘ndaki Ekmek Teknesi ve buranın hemen karşısındaki Asude Çayevi. Dışarıdan bakıldığında tahta masa ve sandalyeleriyle oldukça salaş görünen bu binanın üst katında ise birbirinden farklı müzik aletleriyle dolu bambaşka bir dünya var. Semt ve tarihi üzerine yaptığımız sohbete eşlik eden çay ve kahvelerimizi tamamladıktan sonra üst katta bu enstrümanların her birini aynı ustalıkla çalan Murat Bey‘in güzel sabah sürpriziyle güne başladık.

İMOGA Art Space‘de Murat İrtem‘in Yığın Sergisi

muratirtem, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, keçe, resim, şehir, artwalk, sergi
Yığın, Murat İrtem, İMOGA Art Space Kuzguncuk

İrtem‘in İMOGA Art Space‘de açılan sergisi Yığın, sanatçının daha önceden bilinen keçe işlerinin yanı sıra yağlıboya çalışmalarını ve kendi üretimi geri dönüştürülmüş kağıtlarla kaplanmış gündelik malzemeleri içeriyor. Sanatçı, 2015’de DarAlan sergisiyle değindiği şehirde yaşam, kentleşme ve insan arasındaki çarpık ilişkiyi Yığın‘da bir kez daha gündeme getiriyor. Bu sefer sadece duvarları değil yerleştirmeleriyle mekânın tümünü değerlendiren İrtem; şehrin sıkışık, üst üste yığılmış binalarını rengarenk bir dünya olarak bizlere sunuyor.

IMG_6441

Kanvas üzerine incelikle işlenmiş keçeyle birlikte alt katta bir masa üzerinde katman katman sıralanmış renkli keçe parçaları binaları andırarak şehir silüetine soyut bir yorum getiriyor.

muratirtem, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, keçe, resim, şehir, artwalk, sergi
Yığın, Murat İrtem, 2018, İMOGA Art Space

Eserlerinde görülen şehir silüetlerinin kimi İstanbul’a ait, kimi başka şehirlerden manzaralar. Ancak kozmopolit şehirlerin artık birbirinden zor ayırt edilebildiğinden bahsederken, manzaraların herhangi bir şehrin görüntüsü olabileceğine de dikkat çekiyor.

muratirtem2
Yığın, Murat İrtem, 2018, İMOGA Art Space

Murat İrtem eşliğinde sergiyi gezerken gözümüze ilk çarpan galeri girişinde bizi karşılayan üst üste yığılmış kaldırım taşları ve sanatçının kendi üretimi geri dönüştürülmüş kağıtla kaplanmış karton ve pet şişeler. Buradaki şişelerin zaman içinde atölyesinde biriken işlerden olduğunu öğrendik. Üzeri kağıtla kaplanmış işlere eşlik eden kaldırım taşlarının hikayesi ise hayli komik. İrtem bize gülerek anlatıyor yıllık Kuzguncuk yol çalışmasına denk gelen sergi kurulumunda yol işçileri ile arasında geçen sohbeti… Uzun lafın kısası, “istesem bulamam” dediği ve yerleştirmesini destekleyen kaldırım taşları işçilerin sanatçıya hediyesi.

muratirtem, kuzguncuk, imoga, sanat, galeri, keçe, resim, şehir, artwalk, sergi
Sanat rotasında ilk durak Yığın, Murat İrtem 2018 İMOGA Art Space

Kuzguncuk Bostanı (Burada fırsatını bulmuşken sanatta son zamanlarda sıkça yer bulan ekolojik konulara ve örneklerine değinmeden edemezdik. Ali Kazma’nın İstanbul Tasarım Bieneli’nde yer alan Kasa / Safe isimli Svalbard, Norveç Tohum Bankası’nı konu alan işi bu örneklerden biriydi.)

bostan1

Kuzguncuk Bostanı‘nın kendisi kadar, bu yeşil alan için semt sakinlerinin yıllar içerisinde verdiği mücadele de semt tarihinde önemli bir yer tutuyor. Yıllar süren uğraş sonunda belediyeden kura usulüyle belirli dönemlerde farklı kişilere kiralanan ekim alanlarında yerel halk yetiştiricilik yapabiliyor.

Corvino’da öğle yemeği (Sanat rotamız bir anda gurme turuna dönüştü.)

Corvino

Seda Hanım‘ın özenle oluşturduğu menü, güleryüzü ve her misafirine gösterdiği ilgisi sayesinde harika bir öğle yemeğiyle enerji topladık.

Mona Art Gallery (Türk Sanat Tarihi’nin ustalarını eserlerinden örneklerle andık)

Screen Shot 2018-05-24 at 09.53.31

Nuri İyem‘den yakın zamanda kaybettiğimiz Adnan Turani‘ye, Bedri Rahmi Eyüboğlu‘ndan Devrim Erbil‘e, Türk Sanatı’nın en önemli isimlerinin işlerinden örneklerin bir arada satışa açık olarak yer aldığı Mona Art Gallery‘e uğramadan geçmedik.

Kuzguncuklu sanatçı Ali Şengül’ü yeni atölyesinde ziyaret ettik.

Screen Shot 2018-05-24 at 09.47.01

Uzun bir dönem Amerika’da yaşayan ve burada sanat çalışmalarını sürdüren sanatçı, Kuzguncuk’taki atölyesinde bizi ağırladı. İşlerini keyifle dinlediğimiz Şengül, Kuzguncuk’ta kişisel üretimlerinin yanı sıra gençlerle de yeni çalışmalar yapmanın hazırlığında. Ali Şengül‘ün işlerinde ilham aldığını belirttiği John Singer Sargent‘tan izler görmek mümkün. Sargent‘ın özellikle odaklandığı soylu yaşamı ve portrelerinin aksine Şengül, benzer bir tekniği metrodaki insanları resmederken kullanıyor.

toplu2

Uzun süre dokusunu korumuş olan Kuzguncuk’a vakit kaybetmeden gitmek için bu mekânlar ve daha birçoğu oldukça geçerli sebepler. Birkaç güzel fotoğraf karesi yakalama garantili bu semti rotanıza mutlaka ekleyin!

With Contrasts and Similarities İstanbul Modern, Bilbao Guggenheim and Tate Modern

Every year all around the world countless exhibitions open. Some of these exhibitions take place in various venues such as in grand art institutions, some in small art galleries and few in public spaces. Those shows that open in large institutions and museums manage to spread the word and welcome visitors. However, small-scale art venues with limited funds struggle to find audience.

But how do these “big” art institutions that we talk about manage to reach large numbers of audience and promote their exhibitions; and even attract millions of tourists to their cities?

Before answering this question, perhaps we should talk about these giant museums. If we want to get a grasp of these art institutions that have become cultural hubs; contrasts and similarities may yield clues regarding these mentioned “modern art museums” or “contemporary art museums”.

In order for comparisons to make sense; let’s take locally and internationally known İstanbul Modern from Turkey, Tate Modern from Britain and Guggenheim Bilbao from Spain. Among these institutions, interesting similarities and contrasts exist. Architecture, branding, position in urban structure, programming, corporate communication and how they evolve throughout the years particular to each institution may be reviewed as main points of interest.

1367bec1277be6b767fe1fbe2d95bbaa
Photo credit: Pawel Paniczko

It is possible to create wonders through architecture! One of the most vivid examples of this is perhaps Guggenheim Bilbao by Frank Gehry. The buildings they occupy are equally important to Tate Modern and İstanbul Modern.

After Herzog & de Meuron from Switzerland have renovated in 2000 the old Bankside Power Station of Giles Gilbert Scott, this place began to host Tate Modern. Even though the new addition to the building, “Switch House” that opened in the recent past faced mixed responses, it managed to please museum director Frances Morris (Chatel, M. 2016). Morris states that possibilities are endless with such an open space.

According to the article The Guggenheim Bilbao by Jim Lane, the renewed architecture of the Tate Modern Museum can be classified as a building with characteristic 20th century features whereas the rather newly built Guggenheim Bilbao’s architecture reveals the trends of the “22nd or even the 23rd century”.

23TATE-superJumbo
Photo credit: Andy Haslam for The New York Times

Besides this, the building of the Tate Modern situated near the Thames River transforms the area since the day it has opened its doors to its visitors. According to another article titled Artists, Galleries and Regeneration, “Tate is a very physical building, it also recognizes that it is not just an exhibition space and it recognizes the value in longer term engagement”(Gallery of Modern Art Glasgow, 2008). When compared to each other, these two buildings, Guggenheim Bilbao and Tate Modern; while one bares the marks of history, the other has been created from scratch with an innovative approach.

Actually, the most significant feature that draws Guggenheim building apart from the other two examples (İstanbul Modern and Tate Modern) according to Evdoxia Baniotopoulou in the article Art For Whose Sake? Modern Art Museums and Their Role In Transforming Societies: The Case of The Guggenheim Bilbao is that “The “emblematic buildings” can in addition be related to the particular political situation. In a region where ethnic identity has a significant importance, both on a private and a governmental level, a visual reminder of it distinctive enough to become an emblem could serve as a point of reference and generator of civic pride”, where it’s implied that Guggenheim building is an “emblematic building”.

594f83ac18c7732b9c99c2f7
Photo credit: hurriyet.com.tr (25.06.2017)

On the other hand, İstanbul Modern that has emerged in 2004 with its recently constructed building near the Bosporus in an area consisting of 8.000 meter squares; as Tate Modern, continues its relationship with its past with a new function. While the speculations around the under construction venue of İstanbul Modern persist; rather than starting from scratch the space was transformed from an entrepot.

IMG_2289
From the exhibition “HARBOR” at İstanbul Modern, 2017

The impact of architecture is visible especially in Guggenheim case where; Bilbao was relatively undermined among other Spanish cities (Barcelona, Madrid, Seville) based on tourist attraction.

Yet, would these institutions be as successful solely with their architecture, without paying attention to their exhibition programs?

The Modigliani exhibition of Tate Modern, which opened on November 2017 and on view until April 2, 2018 and the upcoming Picasso exhibition gives us a glimpse of its exhibition calendar. Along with the exhibitions of pioneers in modern art (Georgia O’Keeffe, Alexander Calder, Henri Matisse, etc.), works of today’s brilliant names (Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Anish Kapoor, Louise Bourgeois, Superflex, Philippe Parreno, Tacita Dean, etc.) are exhibited at Turbine Hall. Only the audience attracting power of the exhibited names can bring prestige to the institution. When we look at the exhibition calendar of Guggenheim Bilbao, again as Tate Modern, we can see a variety of prominent artists of their genre (Francis Bacon, Louise Bourgeois, Andy Warhol, Jean Michel Basquiat, Jeff Koons, Yoko Ono), focusing on modern and contemporary art. There are also thematic group exhibitions within the museum schedule, along with the exhibitions of such artists. Istanbul Museum of Modern Art, displays in addition to the solo (Fahrelnissa Zeid, Fikret Mualla, Erol Akyavaş, Mehmet Güleryüz, Sarkis, Cihat Burak, Kutluğ Ataman, Hüseyin Çağlayan, etc.) and group exhibitions from Turkish Modern and Contemporary Art, aimed to reach a vast audience; selection of works from all around the world focused on photography. Hosting an exhibition each year within the scope of Istanbul Biennial and Design Biennial; Istanbul Modern also welcomes the domestic and foreign tourists who are in town for these biennials. All three art venues located in different cities manage to keep themselves alive and attract visitors, through a wide range of events such as interviews, panel discussions, workshops, exhibition tours and events they conduct regularly for children, as well as the exhibitions.

IMG_4073
Kemang Wa Lehulere’s “Conference of the Birds” at the 15th edition of İstanbul Biennial, 2017

Well, how is the relation between these art institutions and their neighborhoods?

It’s equally important as their architectural characteristics that these institutions manage to communicate efficiently with their fellow citizens, and their neighbors. The extent to which these museums affect their surroundings is often discussed. Developing their region economically and socially, these museums are also investigated through various researches. Public spaces reconstructed by the local municipalities, hotels, cafes, restaurants and shops heaving into sight around these art spaces are the outcomes of the transformation they generate within their vicinity.

IMG_4076
Alper Aydın’s “D8M” at the 15th edition of İstanbul Biennial, 2017

The research called “Transforming the Thames” published by Locum Destination remarks that Tate Modern is a “high-profile” public sector project. Even though the newly opened division has created some squabbles with its neighbors recently; Tate Modern “opened with a bang and has attracted only positive public and media reaction. As well as succeeding commercially, welcoming 2.9 million visitors in its first six months alone, it has been able to participate in plans for a socially inclusive economic transformation of its locality, led by the local authority.” (2001) Without a doubt; media, advertising activities, planning and exhibition policies, architectural investment, staff and local government plays an instrumental role in this success.



On the other hand, success (or failure) of the Bilbao “branch” of Guggenheim which can be referred to as an American chain with Baltimore origin has surely been an issue of concern worldwide prior to its opening. It managed to exceed the expectations that were generated by the existing brand through positive remarks such as; “What renders this museum particularly interesting is that it’s phenomenal success – due to a combination of stunning architecture, a big name collection and huge amounts of publicity worldwide – will most probably set it as a precedent for other projects” (Smyth 1994).

Behind Istanbul Modern’s nation and worldwide success; the role of Eczacıbaşı and İKSV’s (Istanbul Foundation For Culture and Arts) support is essential on top of the institution’s art policy, publicity, membership programs and its architecture.

Kültürel Kimlik ve “Anneannem”: Kitap Değerlendirmesi

Çokkültürlülük; tanımı çok da uzun seneler öncesine kadar yapılamamış bir olgu. Şu anda ise, dünya üzerindeki birçok ülkenin demografik yapısını açıklamada kullanılan temel tanımlardan bir tanesi olmuştur.

Günümüzde çokkültürlülük bir ülke için olumlu anlamlara gelmesine, o ülkenin toleranslı ve farklılıklara açık yapısının göstergesi olmasına karşın, belirli dönemlerde ülke içerisinde sosyal ve kültürel problemlere sebep olabileceği unutulmamalıdır. Çokkültürlü ülkelerden ancak çok azı bu günkü toleranslı yapılarına geçmiş zamanlarda kültürel çatışmalar yaşamadan ulaşabilmiştir. Dolayısıyla, çokkültürlülük birçok ulus devlet için problem kaynağı statüsünü korumakta ve farklılıklar takdir edilmek yerine ya görmezden gelinmekte ya da zoraki entegrasyon ile ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Çokkültürlülük meselesine karşı bahsedilen olumsuz algıdan ve yaklaşımdan ötürü, ulus devletler içerisinde yaşayan azınlık kültürler, belirli dönemlerde toplum tarafından utanılması gereken davranışlara maruz kalmış ve ülke içerisinde yok olma tehlikesiyle bile karşı karşıya kalma noktasına gelmişlerdir.

Talihsiz zamanlardan geçen kültürlerin serüvenleri ise zaman zaman ileriki tarihlerde yeni nesiller tarafından hatırlanması ya da ibret olması açısından belgelenmiş, kaydı tutulmuştur. Sayısal veriler ve istatistik hesaplamalarından daha etkili belgeler ise kültürel kimlikleri açısından toplumun çoğunluğundan farklı olan kişilerin tecrübeleri ve yaşamlarının okura aktarıldığı romanlar olmuştur.

Türkiye’de de birçok farklı ülkede olduğu gibi azınlıklar tarafından romanlarla belgelenmiş birçok eser bulunmakta ve zamanın belirli bir aralığında azınlık toplumların maruz kaldığı durumlar bu eserler aracılığıyla anlatılmaktadır. Rum, Ermeni ve Musevi azınlıklar bu kültürel kimlik konusu üzerine Türkiye topraklarında eser üreten toplumlardan sadece birkaçı olmakla birlikte, konu üzerine en tartışmalı ve ses getiren eserlerin de yaratıcıları olmuşlardır.

Fethiye Çetin tarafından yazılan ve 2004 yılının aralık ayında Metis Yayınevi tarafından basılan “Anneannem” romanı, Ermeni kültüründen ve Türk topraklarında zamandan kesitler sunan eserlerden bir tanesi.

Kısaca eserin içeriğinden bahsetmek gerekirse, Fethiye Çetin’in öz anneannesi Seher ya da kendi dilinde Heranuş’un talihsiz olaylar dizisiyle ve acımasızca ailesinden ayrılışı ile başlayıp devam eden; ölümü ile son bulan hayat öyküsünden parçaların bulunduğu bir gerçek hikaye. Göz yaşartan bir dram üzerine farklı bir kimlikle kurulmuş bir hayat ve geçmişe bakınca korkuyla “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin” dedirten koşulları gözler önüne seren Türkiye gerçeği…

Sadece kitabın başlangıcı bile kültürel kimlikle ilgili olumsuz yaklaşımların -önyargıların ve bilgisizlikten kaynaklanan korkunun-  çözülmesi gereken sorunlar olduğu ve bu soruna getirilmesi gereken çözümün zoraki uyum olduğu düşüncesinin bireyleri nasıl başka isimlerle ve yaşamlarla hayatlarına devam etmek zorunda bıraktığı gerçeğini tek bir örnek üzerinden sergilemeye yetiyor. Fethiye Çetin’in anneannesi Seher, yani Heranuş; toplumsal bir utanç kaynağı olan 1915 Ermeni tehciri olayında ailesinden, annesinin bütün uğraşlarına rağmen, koparılıp belki hayatı kurtarılıyor ama bambaşka bir hayata, kendisinin olmayan bir yaşama sahip oluyor. Çocuk ve torun sahibi olan Seher, annesi, halası, kardeşleri ve kendi anneannesinde kopuyor on yaşındayken ve onlarla birlikte adını, kültürünü, benliğini unutmasa bile geçmişte bırakmak zorunda kalıyor. Fakat Ermeni kimliğini ailesinden koparılana kadar özgürce yaşamış olan Heranuş, Seher olduğunda da bazı anlarda bu kimliğin izlerini bilinçli ya da bilinçsiz sergiliyor. Ailesinden kopan, İsguhi ve Hovannes’in kızı Heranuş, Esma Hanım ve Hüseyin Onbaşı’nın evlat edindikleri kızları Seher oluyor. Sonradan ailesinden haber almayı başarsa da Seher aradan geçen zamanda evlenmiş olduğu için ailesinin yanına Amerika’ya gitmeyip, Türkiye’de aralarında Fethiye Çetin’in annesi Vehbiye’nin de bulunduğu dört çocuğunu dünyaya getiriyor. Seher, eşi Fikri ile birlikte dört çocuğunu yetiştiriyor. Bu şekilde ilerleyen Seher’in hayatının yanı sıra eserin içinde tehcir sırasında ailesinden kopan başka çocuklardan ve aile bireyleri ile ilgili bilgiler de bulunuyor.

Türk kültürel kimliğinde önemli izleri olan Ermeni tehciri, Çetin’in kitabında Seher’in ve benzer kişilerin yaşam öyküsüyle okuyucuya iletiliyor. O zamanın koşulları içinde gerçekleşen olaylar zincirinin bugünün Türkiye’sinde tekrarlanmaması veya benzer dışlayıcı politikaların izlenmemesi adına bir delil olarak gösterilebileceği, kültürel kimlik konusuna farklı bir bakış getirdiği söylenebilir.

Sonuç olarak, son yıllar da dahil olmak üzere tehcirin gerçekleştiği 1915 yılından bu yana, başta Ermeni topluluklar olmak üzere, birçok toplumun Türkiye’ye yüklenmesinden de dolayı, Türkiye’de çok konuşulmayan hatta hala bir tabu olarak kalan bu konu hakkında Çetin’in kitabı sanat çevrelerince cesur bir hareket olarak görülmekte.

Söylenmeyeni söylemek, görünmeyeni gözler önüne sermek ve sahip çıkılmayana sahip çıkmak çoğu zaman toplum baskısından dolayı zor bir durum. Ancak, Fethiye Çetin bu durumun ve yaratılan toplum baskısının üstesinden kendi aile fertlerinden birinin, anneannesinin öyküsünü anlatıyor olması sebebiyle muaf tutulmuş olabilir. Şüphesiz, Çetin de konu hakkında eser yaratan birçok yazar gibi toplumun belirli kesimleri tarafından eleştirilere maruz kalmıştır ama, neticeye bakıldığında anneannesinin hikayesini anlatıyor olması bu baskının önünde bir siper olarak değerlendirilebilir.

Kitap hakkında yapılan yorum ve eleştirilere göz gezdirilecek olursa, kitabın konusu ve içeriği üzerine belirtilen görüşler hakkında daha öznel bilgiler edinilebilir. Örneğin 9 Aralık 2004 yılında, Yahya Koçoğlu tarafından Bağımsız İletişim Ağı’nda yazılan kitap eleştirisi şöyle: “Fethiye Çetin, anneannesinin Ermeni olarak doğduğunu, yıllarca bilmiyor. “Sen bize çekmişsin” lafının içerdiği anlamı yıllardan sonra çözüyor. Ev gezmelerinde çörekli ikramların anlamını, mezarlıklardan değil yaşayanlardan korkulması nasihatinin anlamını yıllardan sonra anlıyor Fethiye Çetin. Ya da başının arkadan terlemesinin, ailenin bir özelliği olduğunu… Avukat Fethiye Çetin, kitabında, anneannesinin yaşamını anlatıyor. Ama bu yaşam, onlarcasını bildiğim, binlerce olduğunu düşündüğüm “kılıç artığı” çocukların hikayelerinden biri sadece.” Aynı Koçoğlu’nun da belirtmiş olduğu gibi, Çetin’in anneannesinin karakterinin bir parçası olarak düşündüğü bazı şeylerin aslında sahip olduğu Ermeni kimliğine bağlı olduğunun farkına varması, hayatının bir bölümüne ışık tutuyor.

20 Aralık 2004 tarihli Radikal Gazetesi’nde çıkan yazısı “Yine Ermeniler!”de ise Yıldırım Türker, akımın bir parçası olan tipik bir Türk’ün ağzından yazıyor yazısını. “İlköğrenim tedrisatına bile onların iddialarına karşı nasıl birer Türk vatandaşı olarak kendimizi, milletimizi ve şanlı geçmişimizi koruyabiliriz üniteleri yerleştirdik. İnkârımızda inandırıcı olabilmek için çocuklarımızı bu nefretle zehirlemek; okuma-yazma ve çarpım cetvelinden hemen sonra onlara bu ebedi düşmana karşı bir dil armağan etmek gerekiyordu.” Koçoğlu’ndan farklı olarak, Türker’in yazısında yer verdiği tehcir ve benzeri utanç duyulacak olayları inkar etme huyu, Türk toplumunun kültürel kimlikleri ve çokkültürlülüğü benimseme konusundaki isteksizliğine de dikkat çeker nitelikte.

Benzer kitap yorumları farklı yazar ve eleştirmenler tarafından dile getirilmiş, ancak bu eleştiriler arasında en enteresan olanı içinde barındırdığı ironiden dolayı kesinlikle Hrant Dink’in 16 Aralık 2004 tarihinde Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Şimdi yalnızlık zamanı” başlıklı yazısı.

Dink yazısında şöyle diyor, “Bugün Aralık ayının 17′siydi değil mi? Az sonra, şu içinde yaşadığımız sessizlik bozulacak, ortalık Avrupa Birliği’nin kararına boğulacak. Ve kaçınılmaz olarak da yalnızlık bitecek. İyisi mi gelin o gürültü kopuncaya kadar, daha şunun şurasında biraz vakit varken bu yalnızlığın tadını çıkaralım. Heranuş Yaya’mızın ya da Seher Nine’mizin yalnızlığıyla kendi yalnızlığımızı buluşturalım. Sizi temin ederim ki bu buluşma, Türkiye’yle Avrupa’nın buluşmasından çok daha önemli.”

Yazısında aynı topraklar üzerinde yaşayan farklı toplumların buluşmasının ülkeler arası buluşmalardan çok daha önemli olduğunu vurgulayan ve yumuşak bir dille bir kardeşlik mesajı veren Dink, bu yazısından yaklaşık 3 sene sonra 19 Ocak 2007 tarihinde, Türkiye’de Türk-Ermeni çatışmasının sonlanması için uğraşırken uğradığı suikastte hayatını kaybetti.

            Kitabın alt metnini doğru anlamak ve Heranuş’un yaşam öyküsünden bir ders çıkarabilmek için bu kitabın yazarı olan Fethiye Çetin’den de şüphesiz bahsetmek gerekir. Kültüre bakış açısı ve kendi ailevi yaşantısındaki ironik çatışma da belki kitabı değerli kılan özelliklerden bir tanesi. Fethiye Çetin, Metis Yayınevi’nin verdiği bilgilere göre “Elazığ ilinin Maden ilçesinde doğdu, ilk ve orta öğrenimini Mahmudiye, Maden ve Elazığ’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Barosu İnsan Hakları Yürütme Kurulu üyeliği ve Azınlık Hakları Çalışma Grubu sözcülüğü yaptı. Yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan Fethiye Çetin, Türkiye’de geniş yankı uyandıran ve İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Doğu ve Batı Ermenicesi gibi çeşitli dillere çevrilen Anneannem (Metis, 2004; 8. basım, 2008) adlı kitabın da yazarıdır. Gazeteci Hrant Dink’ in ve Agos’un avukatlığını yürüten Çetin, Dink’in ölümünün ardından da ailesinin avukatlığını üstlendi.”

Yukarıda da bahsedilen ironi, Azınlık Hakları üzerine çalışmalar yürüten Fethiye Çetin’in, yıllarca bir azınlık olduğundan haberi olmadığı anneannesinin Ermeni olduğunu öğrenmesiyle ve kitabı yazması ile ilgili. Belki de, Çetin anneannesinin Ermeni Heranuş olduğunu öğrenmeseydi, bu kadar ilgili olduğu azınlık hakları konusuna ve kültürel kimliğe değinen bir eser meydana getirmeyecekti.

Çetin’in anneannesi Seher/Heranuş ve onun başından geçen olaylar, kültürel kimlik açısından günümüzde halen tartışılan Ermeni ve azınlık konularına dikkat çekmiş ve bu konuları farklı bir bakış açısı ile tartışmaya açmıştır. Kimlik gibi hassas konuların bazen toplumsal olarak tartışıldıklarında ne kadar tepkiyle karşılaştığı ama bireysel boyutta çok daha ılımlı tartışılabileceklerini gösteriyor Çetin’in eseri.

Heranuş’un hikayesini onu tanıyarak öğrenen bir kişi, ona sadece bir Ermeni gözüyle değil; çok acılar ve zorluklar yaşamış bir insan gözüyle bakıp, Heranuş’un başından geçen talihsizlikleri kınaması çok daha olası olacaktır. Hele ki, Çetin’in olayları anlatışındaki başarısı ile olayların olağanüstülüğü, okuyucuda gözle görülür bir etki yaratırken; kişinin Seher’e sempati göstermemesi neredeyse imkansız.