Latest Posts

Kültürel Kimlik ve “Anneannem”: Kitap Değerlendirmesi

Çokkültürlülük; tanımı çok da uzun seneler öncesine kadar yapılamamış bir olgu. Şu anda ise, dünya üzerindeki birçok ülkenin demografik yapısını açıklamada kullanılan temel tanımlardan bir tanesi olmuştur.

Günümüzde çokkültürlülük bir ülke için olumlu anlamlara gelmesine, o ülkenin toleranslı ve farklılıklara açık yapısının göstergesi olmasına karşın, belirli dönemlerde ülke içerisinde sosyal ve kültürel problemlere sebep olabileceği unutulmamalıdır. Çokkültürlü ülkelerden ancak çok azı bu günkü toleranslı yapılarına geçmiş zamanlarda kültürel çatışmalar yaşamadan ulaşabilmiştir. Dolayısıyla, çokkültürlülük birçok ulus devlet için problem kaynağı statüsünü korumakta ve farklılıklar takdir edilmek yerine ya görmezden gelinmekte ya da zoraki entegrasyon ile ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Çokkültürlülük meselesine karşı bahsedilen olumsuz algıdan ve yaklaşımdan ötürü, ulus devletler içerisinde yaşayan azınlık kültürler, belirli dönemlerde toplum tarafından utanılması gereken davranışlara maruz kalmış ve ülke içerisinde yok olma tehlikesiyle bile karşı karşıya kalma noktasına gelmişlerdir.

Talihsiz zamanlardan geçen kültürlerin serüvenleri ise zaman zaman ileriki tarihlerde yeni nesiller tarafından hatırlanması ya da ibret olması açısından belgelenmiş, kaydı tutulmuştur. Sayısal veriler ve istatistik hesaplamalarından daha etkili belgeler ise kültürel kimlikleri açısından toplumun çoğunluğundan farklı olan kişilerin tecrübeleri ve yaşamlarının okura aktarıldığı romanlar olmuştur.

Türkiye’de de birçok farklı ülkede olduğu gibi azınlıklar tarafından romanlarla belgelenmiş birçok eser bulunmakta ve zamanın belirli bir aralığında azınlık toplumların maruz kaldığı durumlar bu eserler aracılığıyla anlatılmaktadır. Rum, Ermeni ve Musevi azınlıklar bu kültürel kimlik konusu üzerine Türkiye topraklarında eser üreten toplumlardan sadece birkaçı olmakla birlikte, konu üzerine en tartışmalı ve ses getiren eserlerin de yaratıcıları olmuşlardır.

Fethiye Çetin tarafından yazılan ve 2004 yılının aralık ayında Metis Yayınevi tarafından basılan “Anneannem” romanı, Ermeni kültüründen ve Türk topraklarında zamandan kesitler sunan eserlerden bir tanesi.

Kısaca eserin içeriğinden bahsetmek gerekirse, Fethiye Çetin’in öz anneannesi Seher ya da kendi dilinde Heranuş’un talihsiz olaylar dizisiyle ve acımasızca ailesinden ayrılışı ile başlayıp devam eden; ölümü ile son bulan hayat öyküsünden parçaların bulunduğu bir gerçek hikaye. Göz yaşartan bir dram üzerine farklı bir kimlikle kurulmuş bir hayat ve geçmişe bakınca korkuyla “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin” dedirten koşulları gözler önüne seren Türkiye gerçeği…

Sadece kitabın başlangıcı bile kültürel kimlikle ilgili olumsuz yaklaşımların -önyargıların ve bilgisizlikten kaynaklanan korkunun-  çözülmesi gereken sorunlar olduğu ve bu soruna getirilmesi gereken çözümün zoraki uyum olduğu düşüncesinin bireyleri nasıl başka isimlerle ve yaşamlarla hayatlarına devam etmek zorunda bıraktığı gerçeğini tek bir örnek üzerinden sergilemeye yetiyor. Fethiye Çetin’in anneannesi Seher, yani Heranuş; toplumsal bir utanç kaynağı olan 1915 Ermeni tehciri olayında ailesinden, annesinin bütün uğraşlarına rağmen, koparılıp belki hayatı kurtarılıyor ama bambaşka bir hayata, kendisinin olmayan bir yaşama sahip oluyor. Çocuk ve torun sahibi olan Seher, annesi, halası, kardeşleri ve kendi anneannesinde kopuyor on yaşındayken ve onlarla birlikte adını, kültürünü, benliğini unutmasa bile geçmişte bırakmak zorunda kalıyor. Fakat Ermeni kimliğini ailesinden koparılana kadar özgürce yaşamış olan Heranuş, Seher olduğunda da bazı anlarda bu kimliğin izlerini bilinçli ya da bilinçsiz sergiliyor. Ailesinden kopan, İsguhi ve Hovannes’in kızı Heranuş, Esma Hanım ve Hüseyin Onbaşı’nın evlat edindikleri kızları Seher oluyor. Sonradan ailesinden haber almayı başarsa da Seher aradan geçen zamanda evlenmiş olduğu için ailesinin yanına Amerika’ya gitmeyip, Türkiye’de aralarında Fethiye Çetin’in annesi Vehbiye’nin de bulunduğu dört çocuğunu dünyaya getiriyor. Seher, eşi Fikri ile birlikte dört çocuğunu yetiştiriyor. Bu şekilde ilerleyen Seher’in hayatının yanı sıra eserin içinde tehcir sırasında ailesinden kopan başka çocuklardan ve aile bireyleri ile ilgili bilgiler de bulunuyor.

Türk kültürel kimliğinde önemli izleri olan Ermeni tehciri, Çetin’in kitabında Seher’in ve benzer kişilerin yaşam öyküsüyle okuyucuya iletiliyor. O zamanın koşulları içinde gerçekleşen olaylar zincirinin bugünün Türkiye’sinde tekrarlanmaması veya benzer dışlayıcı politikaların izlenmemesi adına bir delil olarak gösterilebileceği, kültürel kimlik konusuna farklı bir bakış getirdiği söylenebilir.

Sonuç olarak, son yıllar da dahil olmak üzere tehcirin gerçekleştiği 1915 yılından bu yana, başta Ermeni topluluklar olmak üzere, birçok toplumun Türkiye’ye yüklenmesinden de dolayı, Türkiye’de çok konuşulmayan hatta hala bir tabu olarak kalan bu konu hakkında Çetin’in kitabı sanat çevrelerince cesur bir hareket olarak görülmekte.

Söylenmeyeni söylemek, görünmeyeni gözler önüne sermek ve sahip çıkılmayana sahip çıkmak çoğu zaman toplum baskısından dolayı zor bir durum. Ancak, Fethiye Çetin bu durumun ve yaratılan toplum baskısının üstesinden kendi aile fertlerinden birinin, anneannesinin öyküsünü anlatıyor olması sebebiyle muaf tutulmuş olabilir. Şüphesiz, Çetin de konu hakkında eser yaratan birçok yazar gibi toplumun belirli kesimleri tarafından eleştirilere maruz kalmıştır ama, neticeye bakıldığında anneannesinin hikayesini anlatıyor olması bu baskının önünde bir siper olarak değerlendirilebilir.

Kitap hakkında yapılan yorum ve eleştirilere göz gezdirilecek olursa, kitabın konusu ve içeriği üzerine belirtilen görüşler hakkında daha öznel bilgiler edinilebilir. Örneğin 9 Aralık 2004 yılında, Yahya Koçoğlu tarafından Bağımsız İletişim Ağı’nda yazılan kitap eleştirisi şöyle: “Fethiye Çetin, anneannesinin Ermeni olarak doğduğunu, yıllarca bilmiyor. “Sen bize çekmişsin” lafının içerdiği anlamı yıllardan sonra çözüyor. Ev gezmelerinde çörekli ikramların anlamını, mezarlıklardan değil yaşayanlardan korkulması nasihatinin anlamını yıllardan sonra anlıyor Fethiye Çetin. Ya da başının arkadan terlemesinin, ailenin bir özelliği olduğunu… Avukat Fethiye Çetin, kitabında, anneannesinin yaşamını anlatıyor. Ama bu yaşam, onlarcasını bildiğim, binlerce olduğunu düşündüğüm “kılıç artığı” çocukların hikayelerinden biri sadece.” Aynı Koçoğlu’nun da belirtmiş olduğu gibi, Çetin’in anneannesinin karakterinin bir parçası olarak düşündüğü bazı şeylerin aslında sahip olduğu Ermeni kimliğine bağlı olduğunun farkına varması, hayatının bir bölümüne ışık tutuyor.

20 Aralık 2004 tarihli Radikal Gazetesi’nde çıkan yazısı “Yine Ermeniler!”de ise Yıldırım Türker, akımın bir parçası olan tipik bir Türk’ün ağzından yazıyor yazısını. “İlköğrenim tedrisatına bile onların iddialarına karşı nasıl birer Türk vatandaşı olarak kendimizi, milletimizi ve şanlı geçmişimizi koruyabiliriz üniteleri yerleştirdik. İnkârımızda inandırıcı olabilmek için çocuklarımızı bu nefretle zehirlemek; okuma-yazma ve çarpım cetvelinden hemen sonra onlara bu ebedi düşmana karşı bir dil armağan etmek gerekiyordu.” Koçoğlu’ndan farklı olarak, Türker’in yazısında yer verdiği tehcir ve benzeri utanç duyulacak olayları inkar etme huyu, Türk toplumunun kültürel kimlikleri ve çokkültürlülüğü benimseme konusundaki isteksizliğine de dikkat çeker nitelikte.

Benzer kitap yorumları farklı yazar ve eleştirmenler tarafından dile getirilmiş, ancak bu eleştiriler arasında en enteresan olanı içinde barındırdığı ironiden dolayı kesinlikle Hrant Dink’in 16 Aralık 2004 tarihinde Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Şimdi yalnızlık zamanı” başlıklı yazısı.

Dink yazısında şöyle diyor, “Bugün Aralık ayının 17′siydi değil mi? Az sonra, şu içinde yaşadığımız sessizlik bozulacak, ortalık Avrupa Birliği’nin kararına boğulacak. Ve kaçınılmaz olarak da yalnızlık bitecek. İyisi mi gelin o gürültü kopuncaya kadar, daha şunun şurasında biraz vakit varken bu yalnızlığın tadını çıkaralım. Heranuş Yaya’mızın ya da Seher Nine’mizin yalnızlığıyla kendi yalnızlığımızı buluşturalım. Sizi temin ederim ki bu buluşma, Türkiye’yle Avrupa’nın buluşmasından çok daha önemli.”

Yazısında aynı topraklar üzerinde yaşayan farklı toplumların buluşmasının ülkeler arası buluşmalardan çok daha önemli olduğunu vurgulayan ve yumuşak bir dille bir kardeşlik mesajı veren Dink, bu yazısından yaklaşık 3 sene sonra 19 Ocak 2007 tarihinde, Türkiye’de Türk-Ermeni çatışmasının sonlanması için uğraşırken uğradığı suikastte hayatını kaybetti.

            Kitabın alt metnini doğru anlamak ve Heranuş’un yaşam öyküsünden bir ders çıkarabilmek için bu kitabın yazarı olan Fethiye Çetin’den de şüphesiz bahsetmek gerekir. Kültüre bakış açısı ve kendi ailevi yaşantısındaki ironik çatışma da belki kitabı değerli kılan özelliklerden bir tanesi. Fethiye Çetin, Metis Yayınevi’nin verdiği bilgilere göre “Elazığ ilinin Maden ilçesinde doğdu, ilk ve orta öğrenimini Mahmudiye, Maden ve Elazığ’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Barosu İnsan Hakları Yürütme Kurulu üyeliği ve Azınlık Hakları Çalışma Grubu sözcülüğü yaptı. Yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan Fethiye Çetin, Türkiye’de geniş yankı uyandıran ve İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Doğu ve Batı Ermenicesi gibi çeşitli dillere çevrilen Anneannem (Metis, 2004; 8. basım, 2008) adlı kitabın da yazarıdır. Gazeteci Hrant Dink’ in ve Agos’un avukatlığını yürüten Çetin, Dink’in ölümünün ardından da ailesinin avukatlığını üstlendi.”

Yukarıda da bahsedilen ironi, Azınlık Hakları üzerine çalışmalar yürüten Fethiye Çetin’in, yıllarca bir azınlık olduğundan haberi olmadığı anneannesinin Ermeni olduğunu öğrenmesiyle ve kitabı yazması ile ilgili. Belki de, Çetin anneannesinin Ermeni Heranuş olduğunu öğrenmeseydi, bu kadar ilgili olduğu azınlık hakları konusuna ve kültürel kimliğe değinen bir eser meydana getirmeyecekti.

Çetin’in anneannesi Seher/Heranuş ve onun başından geçen olaylar, kültürel kimlik açısından günümüzde halen tartışılan Ermeni ve azınlık konularına dikkat çekmiş ve bu konuları farklı bir bakış açısı ile tartışmaya açmıştır. Kimlik gibi hassas konuların bazen toplumsal olarak tartışıldıklarında ne kadar tepkiyle karşılaştığı ama bireysel boyutta çok daha ılımlı tartışılabileceklerini gösteriyor Çetin’in eseri.

Heranuş’un hikayesini onu tanıyarak öğrenen bir kişi, ona sadece bir Ermeni gözüyle değil; çok acılar ve zorluklar yaşamış bir insan gözüyle bakıp, Heranuş’un başından geçen talihsizlikleri kınaması çok daha olası olacaktır. Hele ki, Çetin’in olayları anlatışındaki başarısı ile olayların olağanüstülüğü, okuyucuda gözle görülür bir etki yaratırken; kişinin Seher’e sempati göstermemesi neredeyse imkansız.

 

Zıtlıkları ve Benzerlikleri ile İstanbul Modern, Bilbao Guggenheim ve Tate Modern

Her yıl dünyanın dört bir yanında sayısız sergi açılıyor. Bu sergilerden bazısı büyük sanat kurumlarında, bazısı küçük sanat galerilerinde, kimi de kamusal alanlar gibi farklı mekanlarda gerçekleşiyor. Büyük sanat kurumlarında ve müzelerde gerçekleşen sergiler çoğunlukla kendi adından bahsettirmeyi başarıyor ve ziyaretçi alıyor. Ancak bütçesi sınırlı ve ufak ölçekteki sanat mekanları etkinliklerini izleyici ile buluşturmakta zorlanıyor.

Peki bu adından sıkça bahsettiren “büyük” sanat kurumları nasıl başarıyor milyonlarca izleyiciye ulaşmayı ve sergilerini tanıtmayı; hatta kimi zaman şehre milyonlarca turist çekmeyi?

Bu soruyu cevaplamadan önce belki de bu dev müzelerden biraz bahsetmek gerekli. Kültürel bir hub haline gelmiş sanat kurumları hakkında bilgiye sahip olmak istiyorsak eğer; zıtlıklar ve benzerlikler, bahsi geçen “modern sanat müzeleri” ya da “çağdaş sanat müzeleri” hakkında bize ipuçları verebilir.

Karşılaştırmaların anlam ifade etmesi için; yerel ve küresel ölçekte bilinen kurumlardan İstanbul’da yer alan İstanbul Modern ile İngiltere’den Tate Modern ve İspanya’dan Bilbao Guggenheim’ı ele alalım. Bu kurumlar arasında ilginç benzerlik ve zıtlıklar bulunuyor. Kuruma has mimari yapı, markalaşma, şehir yapılanmasındaki konumu, programlama, kurumsal iletişim ve yıllar içerisinde nasıl değişim gösterdiği temel maddeler olarak incelenebilir.

1367bec1277be6b767fe1fbe2d95bbaa

Photo credit: Pawel Paniczko

Mimari yapı ile harikalar yaratmak mümkün! Bunun belki de en canlı örneklerinden biri Frank Gehry elinden çıkma Guggenheim Bilbao. Tate Modern ve İstanbul Modern için de sahip oldukları binalar çok büyük anlam ifade ediyor. 

İsviçreli Herzog & de Meuron 2000 yılında Giles Gilbert Scott’ın eski Bankside Power Station binasını renove ettikten sonra burası Tate Modern’e ev sahipliği yapmaya başlamış. Geçtiğimiz yıllarda açılan yeni “Switch House” bölümü de karışık tepkiler almasına karşın müze direktörü Frances Morris’den tam not almış (Chatel, M. 2016). Morris, daha önce böyle bir açık alanı olmayan müzede şimdi olasılıkların sonsuz olduğunu, ifade ediyor.

The Guggenheim Bilbao adlı makalesinde Jim Lane’e göre; Tate Modern’in yenilenen elektrik santrali binası, 20. yüzyıl özellikleri taşıyan bir bina olarak tanımlanabilirken, Guggenheim Bilbao ise 22. hatta 23. yüzyılın mimari trendlerini yansıtıyor.

23TATE-superJumbo

Photo credit: Andy Haslam for The New York Times

Bunun yanında, Thames Nehri kenarında konuşlanan Tate Modern binası, kapısını ziyaretçilere açtığı günden beri çevresini dönüştürüyor. Artists, Galleries and Regeneration adlı makalede Tate’in çok fiziksel bir binaya sahip olduğuna ve sadece bir sergi alanı olmaktan ziyade, uzun vadeli ilişkilerin değerinin bilincinde olduğuna vurgu yapılıyor (Gallery of Modern Art Glasgow, 2008). Bu iki yapı birbirleriyle kıyaslandığında; biri tarihin izlerini taşırken, diğeri yenilikçi bir yaklaşımla sıfırdan ortaya çıkarılıyor.

Aslında Guggenheim Bilbao binasını diğer örneklerden; yani Tate Modern ve İstanbul Modern’den ayıran özelliklerden en önemlisi; Evdoxia Baniotopoulou tarafından Art For Whose Sake? Modern Art Museums and Their Role In Transforming Societies: The Case of The Guggenheim Bilbao makalesinde de belirtildiği gibi “simgesel binalar”ın aynı zamanda belirli politik koşullarla da ilişkilendirilebileceğidir. Etnik kimliğin ayrı bir önemi olduğu bir bölgede; bu kimliğin hem bireysel hem de resmi seviyede işlev gösterebilecek kadar özgün bir görsel hatırlatıcısı, bir referans noktası ve kentsel gururun dinamosu olabilmektedir –ki burada Guggenheim Bilbao’nun simgesel bir bina olduğu kastedilmektedir.

594f83ac18c7732b9c99c2f7

Photo credit: hurriyet.com.tr (25.06.2017)

Diğer yandan, Tate Modern gibi tarih ile ilişkisini yeni işleviyle sürdüren sanat mekanları arasında 2004 yılında Boğaz kıyısında 8000 metrekarelik bir alana inşa edilen İstanbul Modern’i de sıralayabiliriz. İstanbul Modern’in şu anda inşaat halindeki mekanı ile ilgili spekülasyonlar süredursun; ilk kurulduğu dönemde mekan sıfırdan inşa edilmek yerine eski depo alanının dönüştürülmesiyle ortaya çıkmıştı.

IMG_2289

İstanbul Modern’deki “Liman” Sergisi’nden

 

Mimarinin taşıdığı önem, özellikle İspanya şehirleri arasında (Barcelona, Madrid, Seville) turist ilgisi anlamında görece gölgede kalan Bilbao’ya gelen turist sayısına etkisi olan Guggenheim binası örneğinde açıkça görülüyor. Fakat bu kurumlar sergi programlarına özen göstermeden sadece binalarıyla bir anlam ifade edebilirler miydi? Tate Modern’in 2017 Kasım’da izleyiciyle buluşturduğu, 2 Nisan 2018’e kadar görülebilecek Modigliani sergisi ve yaklaşan Picasso sergisi, kurumun sergi programı hakkında fikir veriyor. Genellikle sanat tarihinde önemli bir yer edinmiş modern sanatın öncüsü sanatçıların sergilerinin (Georgia O’Keeffe, Alexander Calder, Henri Matisse, vb.) yanı sıra günümüzün parlak isimlerinin (Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Anish Kapoor, Louise Bourgeois, Superflex, Philippe Parreno, Tacita Dean, vb.) işleri de Turbine Hall’da sergileniyor. Sadece sergilenen isimlerin izleyici çekme potansiyeli bile kurumun prestijine katkı sağlayabilecek güçte. Guggenheim Bilbao sergi programına baktığımızda; modern ve çağdaş sanata yoğunlaşan, yine Tate Modern gibi, odaklandığı dönemin önemli isimlerinin (Francis Bacon, Louise Bourgeois, Andy Warhol, Jean Michel Basquiat, Jeff Koons, Yoko Ono) sergilerine yer veren bir plan söz konusu. Bu önemli isimlerin sergilerinin yanı sıra tematik karma sergiler de müze programında yer alıyor. İstanbul Modern sergi programında; geniş bir izleyici kitlesine hitap etmesi hedeflenen Türk Modern ve Çağdaş Sanatı’ndan kişisel (Fahrelnissa Zeid, Fikret Mualla, Erol Akyavaş, Mehmet Güleryüz,  Sarkis, Cihat Burak, Kutluğ Ataman, Hüseyin Çağlayan, vb.) ve karma sergilere ek olarak, özellikle fotoğrafa yoğunlaşan seçkilere de yer veriliyor. İstanbul Bienali ve Tasarım Bienali kapsamında her yıl bir etkinliğe de mekanını açan İstanbul Modern, bu biennaller için şehre gelen yerli ve yabancı turisti de ağırlıyor. Farklı şehirlerde yer alan bu üç sanat mekanı da sergilerin yanı sıra mekanlarında düzenli olarak söyleşiler, paneller, atölye çalışmaları, sergi turları, çocuklarla gerçekleştirdikleri etkinlikleri vb. ile mekanları canlı tutmayı ve ziyaretçi çekmeyi başarıyorlar.

IMG_4073

15. İstanbul Bienali’nde Kemang Wa Lehulere’nin 2017 “Kuşların Konferansı” isimli çalışması

Peki bu sanat kurumlarının çevreleri ile ilişkileri ne durumda?

Komşuları ve yakın çevrelerindeki bireylerin yanında, içinde yer aldıkları kentin insanı ile iletişim kurmayı başarmaları da mimari özellikleri kadar önemli. Bu yapıların çevrelerine olan etkisi açıldıkları günden beri tartışılmakta. Gerek ekonomik, gerekse sosyal düzeyde bulundukları bölgeyi kalkındıran bu kurumlar; çeşitli araştırmalarla da incelenmekte. Gözle görülür biçimde bu mekanların çevrelerinde beliren oteller, kafe ve restoranlar, dükkanlar ile yerel belediyeler tarafından yeniden düzenlenen kamusal alanlar, bu sanat kurumlarının çevrelerinde yarattığı dönüşümün neticeleri.

IMG_4076

15. İstanbul Bienali’nde Alper Aydın’ın 2017 “D8M” isimli projesi

Locum Destination tarafından yayınlanan Transforming the Thames (Thames’i Dönüştürmek) adlı incelemede, “Tate Modern’in büyük bir ses getirerek açıldığı ve yalnızca pozitif toplumsal ve medya reaksiyonuyla karşılaştığı” belirtiliyor. Her ne kadar günümüzde, yeni açılan bölümü komşuları ile arasında çeşitli sorunlar yaratmış olsa da; aynı incelemede belirtildiğine göre Tate Modern, “Ticari anlamda başarılı olmanın yanı sıra, sadece ilk altı ayında 2.9 milyon ziyaretçi ağırlayarak, yerel yönetim tarafından yürütülen, bu bölgenin sosyal katılımcı ekonomik dönüşümüne dair planlara katkıda bulunabilmiştir”. (2001) Bu başarıda kuşkusuz medyanın, reklam faaliyetlerinin, planlama ve sergi politikalarının, mimari yatırımın, kadronun ve yerel yönetim desteğinin katkısı büyük.

Diğer yandan Baltimore çıkışlı bir Amerikan zinciri olarak adlandırılabilecek Guggenheim’ın Bilbao’daki “şubesinin” başarısı (ya da başarısızlığı) muhakkak açılmadan önce tüm dünyada merak konusu olmuştur. Var olan bir markanın yarattığı beklentinin altından “Bu müzeyi özellikle ilginç kılan onun – büyüleyici mimari, büyük bir koleksiyon ve dünya çapında devasa tanıtım çalışmalarına bağlı olarak – inanılmaz başarısı, onu muhtemelen diğer projeler için bir örnek haline getirecektir” (Smyth 1994) ve benzeri olumlu yorumlarla kalkmayı başardı.

İstanbul Modern’in hem İstanbul hem de Türkiye çapındaki başarısının ardında; kendi kadrosu tarafından yürütülen sanat politikası, tanıtım çalışmaları, üyelik programları ve mimarisiyle birlikte Eczacıbaşı ve İKSV desteğinin de önemi büyük.