Değerlendirme
Leave a Comment

Kültürel Kimlik ve “Anneannem”: Kitap Değerlendirmesi

Çokkültürlülük; tanımı çok da uzun seneler öncesine kadar yapılamamış bir olgu. Şu anda ise, dünya üzerindeki birçok ülkenin demografik yapısını açıklamada kullanılan temel tanımlardan bir tanesi olmuştur.

Günümüzde çokkültürlülük bir ülke için olumlu anlamlara gelmesine, o ülkenin toleranslı ve farklılıklara açık yapısının göstergesi olmasına karşın, belirli dönemlerde ülke içerisinde sosyal ve kültürel problemlere sebep olabileceği unutulmamalıdır. Çokkültürlü ülkelerden ancak çok azı bu günkü toleranslı yapılarına geçmiş zamanlarda kültürel çatışmalar yaşamadan ulaşabilmiştir. Dolayısıyla, çokkültürlülük birçok ulus devlet için problem kaynağı statüsünü korumakta ve farklılıklar takdir edilmek yerine ya görmezden gelinmekte ya da zoraki entegrasyon ile ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Çokkültürlülük meselesine karşı bahsedilen olumsuz algıdan ve yaklaşımdan ötürü, ulus devletler içerisinde yaşayan azınlık kültürler, belirli dönemlerde toplum tarafından utanılması gereken davranışlara maruz kalmış ve ülke içerisinde yok olma tehlikesiyle bile karşı karşıya kalma noktasına gelmişlerdir.

Talihsiz zamanlardan geçen kültürlerin serüvenleri ise zaman zaman ileriki tarihlerde yeni nesiller tarafından hatırlanması ya da ibret olması açısından belgelenmiş, kaydı tutulmuştur. Sayısal veriler ve istatistik hesaplamalarından daha etkili belgeler ise kültürel kimlikleri açısından toplumun çoğunluğundan farklı olan kişilerin tecrübeleri ve yaşamlarının okura aktarıldığı romanlar olmuştur.

Türkiye’de de birçok farklı ülkede olduğu gibi azınlıklar tarafından romanlarla belgelenmiş birçok eser bulunmakta ve zamanın belirli bir aralığında azınlık toplumların maruz kaldığı durumlar bu eserler aracılığıyla anlatılmaktadır. Rum, Ermeni ve Musevi azınlıklar bu kültürel kimlik konusu üzerine Türkiye topraklarında eser üreten toplumlardan sadece birkaçı olmakla birlikte, konu üzerine en tartışmalı ve ses getiren eserlerin de yaratıcıları olmuşlardır.

Fethiye Çetin tarafından yazılan ve 2004 yılının aralık ayında Metis Yayınevi tarafından basılan “Anneannem” romanı, Ermeni kültüründen ve Türk topraklarında zamandan kesitler sunan eserlerden bir tanesi.

Kısaca eserin içeriğinden bahsetmek gerekirse, Fethiye Çetin’in öz anneannesi Seher ya da kendi dilinde Heranuş’un talihsiz olaylar dizisiyle ve acımasızca ailesinden ayrılışı ile başlayıp devam eden; ölümü ile son bulan hayat öyküsünden parçaların bulunduğu bir gerçek hikaye. Göz yaşartan bir dram üzerine farklı bir kimlikle kurulmuş bir hayat ve geçmişe bakınca korkuyla “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin” dedirten koşulları gözler önüne seren Türkiye gerçeği…

Sadece kitabın başlangıcı bile kültürel kimlikle ilgili olumsuz yaklaşımların -önyargıların ve bilgisizlikten kaynaklanan korkunun-  çözülmesi gereken sorunlar olduğu ve bu soruna getirilmesi gereken çözümün zoraki uyum olduğu düşüncesinin bireyleri nasıl başka isimlerle ve yaşamlarla hayatlarına devam etmek zorunda bıraktığı gerçeğini tek bir örnek üzerinden sergilemeye yetiyor. Fethiye Çetin’in anneannesi Seher, yani Heranuş; toplumsal bir utanç kaynağı olan 1915 Ermeni tehciri olayında ailesinden, annesinin bütün uğraşlarına rağmen, koparılıp belki hayatı kurtarılıyor ama bambaşka bir hayata, kendisinin olmayan bir yaşama sahip oluyor. Çocuk ve torun sahibi olan Seher, annesi, halası, kardeşleri ve kendi anneannesinde kopuyor on yaşındayken ve onlarla birlikte adını, kültürünü, benliğini unutmasa bile geçmişte bırakmak zorunda kalıyor. Fakat Ermeni kimliğini ailesinden koparılana kadar özgürce yaşamış olan Heranuş, Seher olduğunda da bazı anlarda bu kimliğin izlerini bilinçli ya da bilinçsiz sergiliyor. Ailesinden kopan, İsguhi ve Hovannes’in kızı Heranuş, Esma Hanım ve Hüseyin Onbaşı’nın evlat edindikleri kızları Seher oluyor. Sonradan ailesinden haber almayı başarsa da Seher aradan geçen zamanda evlenmiş olduğu için ailesinin yanına Amerika’ya gitmeyip, Türkiye’de aralarında Fethiye Çetin’in annesi Vehbiye’nin de bulunduğu dört çocuğunu dünyaya getiriyor. Seher, eşi Fikri ile birlikte dört çocuğunu yetiştiriyor. Bu şekilde ilerleyen Seher’in hayatının yanı sıra eserin içinde tehcir sırasında ailesinden kopan başka çocuklardan ve aile bireyleri ile ilgili bilgiler de bulunuyor.

Türk kültürel kimliğinde önemli izleri olan Ermeni tehciri, Çetin’in kitabında Seher’in ve benzer kişilerin yaşam öyküsüyle okuyucuya iletiliyor. O zamanın koşulları içinde gerçekleşen olaylar zincirinin bugünün Türkiye’sinde tekrarlanmaması veya benzer dışlayıcı politikaların izlenmemesi adına bir delil olarak gösterilebileceği, kültürel kimlik konusuna farklı bir bakış getirdiği söylenebilir.

Sonuç olarak, son yıllar da dahil olmak üzere tehcirin gerçekleştiği 1915 yılından bu yana, başta Ermeni topluluklar olmak üzere, birçok toplumun Türkiye’ye yüklenmesinden de dolayı, Türkiye’de çok konuşulmayan hatta hala bir tabu olarak kalan bu konu hakkında Çetin’in kitabı sanat çevrelerince cesur bir hareket olarak görülmekte.

Söylenmeyeni söylemek, görünmeyeni gözler önüne sermek ve sahip çıkılmayana sahip çıkmak çoğu zaman toplum baskısından dolayı zor bir durum. Ancak, Fethiye Çetin bu durumun ve yaratılan toplum baskısının üstesinden kendi aile fertlerinden birinin, anneannesinin öyküsünü anlatıyor olması sebebiyle muaf tutulmuş olabilir. Şüphesiz, Çetin de konu hakkında eser yaratan birçok yazar gibi toplumun belirli kesimleri tarafından eleştirilere maruz kalmıştır ama, neticeye bakıldığında anneannesinin hikayesini anlatıyor olması bu baskının önünde bir siper olarak değerlendirilebilir.

Kitap hakkında yapılan yorum ve eleştirilere göz gezdirilecek olursa, kitabın konusu ve içeriği üzerine belirtilen görüşler hakkında daha öznel bilgiler edinilebilir. Örneğin 9 Aralık 2004 yılında, Yahya Koçoğlu tarafından Bağımsız İletişim Ağı’nda yazılan kitap eleştirisi şöyle: “Fethiye Çetin, anneannesinin Ermeni olarak doğduğunu, yıllarca bilmiyor. “Sen bize çekmişsin” lafının içerdiği anlamı yıllardan sonra çözüyor. Ev gezmelerinde çörekli ikramların anlamını, mezarlıklardan değil yaşayanlardan korkulması nasihatinin anlamını yıllardan sonra anlıyor Fethiye Çetin. Ya da başının arkadan terlemesinin, ailenin bir özelliği olduğunu… Avukat Fethiye Çetin, kitabında, anneannesinin yaşamını anlatıyor. Ama bu yaşam, onlarcasını bildiğim, binlerce olduğunu düşündüğüm “kılıç artığı” çocukların hikayelerinden biri sadece.” Aynı Koçoğlu’nun da belirtmiş olduğu gibi, Çetin’in anneannesinin karakterinin bir parçası olarak düşündüğü bazı şeylerin aslında sahip olduğu Ermeni kimliğine bağlı olduğunun farkına varması, hayatının bir bölümüne ışık tutuyor.

20 Aralık 2004 tarihli Radikal Gazetesi’nde çıkan yazısı “Yine Ermeniler!”de ise Yıldırım Türker, akımın bir parçası olan tipik bir Türk’ün ağzından yazıyor yazısını. “İlköğrenim tedrisatına bile onların iddialarına karşı nasıl birer Türk vatandaşı olarak kendimizi, milletimizi ve şanlı geçmişimizi koruyabiliriz üniteleri yerleştirdik. İnkârımızda inandırıcı olabilmek için çocuklarımızı bu nefretle zehirlemek; okuma-yazma ve çarpım cetvelinden hemen sonra onlara bu ebedi düşmana karşı bir dil armağan etmek gerekiyordu.” Koçoğlu’ndan farklı olarak, Türker’in yazısında yer verdiği tehcir ve benzeri utanç duyulacak olayları inkar etme huyu, Türk toplumunun kültürel kimlikleri ve çokkültürlülüğü benimseme konusundaki isteksizliğine de dikkat çeker nitelikte.

Benzer kitap yorumları farklı yazar ve eleştirmenler tarafından dile getirilmiş, ancak bu eleştiriler arasında en enteresan olanı içinde barındırdığı ironiden dolayı kesinlikle Hrant Dink’in 16 Aralık 2004 tarihinde Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Şimdi yalnızlık zamanı” başlıklı yazısı.

Dink yazısında şöyle diyor, “Bugün Aralık ayının 17′siydi değil mi? Az sonra, şu içinde yaşadığımız sessizlik bozulacak, ortalık Avrupa Birliği’nin kararına boğulacak. Ve kaçınılmaz olarak da yalnızlık bitecek. İyisi mi gelin o gürültü kopuncaya kadar, daha şunun şurasında biraz vakit varken bu yalnızlığın tadını çıkaralım. Heranuş Yaya’mızın ya da Seher Nine’mizin yalnızlığıyla kendi yalnızlığımızı buluşturalım. Sizi temin ederim ki bu buluşma, Türkiye’yle Avrupa’nın buluşmasından çok daha önemli.”

Yazısında aynı topraklar üzerinde yaşayan farklı toplumların buluşmasının ülkeler arası buluşmalardan çok daha önemli olduğunu vurgulayan ve yumuşak bir dille bir kardeşlik mesajı veren Dink, bu yazısından yaklaşık 3 sene sonra 19 Ocak 2007 tarihinde, Türkiye’de Türk-Ermeni çatışmasının sonlanması için uğraşırken uğradığı suikastte hayatını kaybetti.

            Kitabın alt metnini doğru anlamak ve Heranuş’un yaşam öyküsünden bir ders çıkarabilmek için bu kitabın yazarı olan Fethiye Çetin’den de şüphesiz bahsetmek gerekir. Kültüre bakış açısı ve kendi ailevi yaşantısındaki ironik çatışma da belki kitabı değerli kılan özelliklerden bir tanesi. Fethiye Çetin, Metis Yayınevi’nin verdiği bilgilere göre “Elazığ ilinin Maden ilçesinde doğdu, ilk ve orta öğrenimini Mahmudiye, Maden ve Elazığ’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Barosu İnsan Hakları Yürütme Kurulu üyeliği ve Azınlık Hakları Çalışma Grubu sözcülüğü yaptı. Yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan Fethiye Çetin, Türkiye’de geniş yankı uyandıran ve İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Doğu ve Batı Ermenicesi gibi çeşitli dillere çevrilen Anneannem (Metis, 2004; 8. basım, 2008) adlı kitabın da yazarıdır. Gazeteci Hrant Dink’ in ve Agos’un avukatlığını yürüten Çetin, Dink’in ölümünün ardından da ailesinin avukatlığını üstlendi.”

Yukarıda da bahsedilen ironi, Azınlık Hakları üzerine çalışmalar yürüten Fethiye Çetin’in, yıllarca bir azınlık olduğundan haberi olmadığı anneannesinin Ermeni olduğunu öğrenmesiyle ve kitabı yazması ile ilgili. Belki de, Çetin anneannesinin Ermeni Heranuş olduğunu öğrenmeseydi, bu kadar ilgili olduğu azınlık hakları konusuna ve kültürel kimliğe değinen bir eser meydana getirmeyecekti.

Çetin’in anneannesi Seher/Heranuş ve onun başından geçen olaylar, kültürel kimlik açısından günümüzde halen tartışılan Ermeni ve azınlık konularına dikkat çekmiş ve bu konuları farklı bir bakış açısı ile tartışmaya açmıştır. Kimlik gibi hassas konuların bazen toplumsal olarak tartışıldıklarında ne kadar tepkiyle karşılaştığı ama bireysel boyutta çok daha ılımlı tartışılabileceklerini gösteriyor Çetin’in eseri.

Heranuş’un hikayesini onu tanıyarak öğrenen bir kişi, ona sadece bir Ermeni gözüyle değil; çok acılar ve zorluklar yaşamış bir insan gözüyle bakıp, Heranuş’un başından geçen talihsizlikleri kınaması çok daha olası olacaktır. Hele ki, Çetin’in olayları anlatışındaki başarısı ile olayların olağanüstülüğü, okuyucuda gözle görülür bir etki yaratırken; kişinin Seher’e sempati göstermemesi neredeyse imkansız.

 

This entry was posted in: Değerlendirme

by

I have completed my undergraduate education in Koç University in the field of Economy and received my masters' degree in Cultural Management from Bilgi University. I have worked as an Event Coordinator in Kedi Kultur Sanat Merkezi (a cultural center/art gallery) which, enabled me to view the results of my masters' project 'Parallel Gallery Model in Audience Development: A Case Study Kedi Kültür Sanat Merkezi'. After 5 years of experience at KKSM, I have relocated and moved into İstanbul. I started working at İKSV as a freelance exhibition guide for İstanbul Design Biennial. Later became the Assistant Operations Manager at a private art gallery. Now I continue my quest to share my passion for arts and culture with people via local and worldwide artwalks.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s